Yazın başında Londra’dan arabaya atlayıp Avrupa’yı dolaşarak Türkiye’ye gitmek, bizim için artık bir ritüel. Yazı orada geçirip sonra yeniden Londra’ya dönüyoruz. Bu yolculukların en önemli tarafıysa hiçbir zaman en kısa yolu seçmememiz. Hep farklı rotalar, daha önce görmediğimiz şehirler, bilmediğimiz yollar… Yolun kendisi varılacak yer kadar, hatta belki daha önemli.

Son dört yıldır bu şekilde yaptığımız yolculukların yalnızca geçen yaz Londra dönüşü bu ruhun dışındaydı. Benim için anne olan yengemi kaybettiğimiz bir dönemde, gezmekten çok bir an önce varmak duygusuyla hareket ettik. O yolculuk hızlı, sessiz ve ağır bir ruh haliyle oldu. Belki de bu yüzden, bütün yolculuk hikayelerimi yazmama rağmen, o yolculuğa dair tek satır yazamadım, sanırım yazamayacağım da.
Bu kez bambaşka bir yolculuk yapıyoruz. Bu nedenle bu yazı da bir hedefe ulaşmayı anlatan klasik bir seyahat yazısı değil. Daha yavaş, daha sindirerek ilerlediğimiz; sevdiğimiz yerde durup kaldığımız, sevmediğimiz yerde hızlandığımız, neredeyse 3 ay süren bir gezinin hikayesi. Üstelik mevsim de kış. Yani günlerin kısa, havanın sert, gezmenin daha zahmetli olduğu bir zaman. Ama belki de tam bu yüzden, insanın çevresine ve kendine daha dikkatli baktığı bir dönem. Ayrıca, o benim hiç hoşlanmadığım insan seli halindeki kalabalıklardan bir nebze uzak bir dönem.
Bu nedenle bu yazı biraz uzun oldu. Bu devirde bu kadar uzun yazıyı kim okur diyenleri duyar gibiyim; ama ben zaten bu yazıları daha çok kendim için yazıyorum. Yazdıkça hem yaşadıklarımı unutmamış oluyorum hem de bu kadar problemli bir dünyada yaşarken bir terapi seansında hissediyorum kendimi.
Etkileşim elde etmenin her şey olduğu bu çağda benim derdim etkileşim hiç değil. O yüzden isteyen istediği yere kadar okuyabilir; bu rotayı benim gözümle gezmek isteyenler de fotoğraflara bakabilir. Daha fazla detay merak eden ya da yorum bırakmak isteyenler yazının altına yazabilir ya da bana özel mesaj atarak benimle iletişime geçebilir. Birkaç kişi bile bu yazıdan keyif alsa, merak ettiği bir şeyler öğrense ya da kafasında soru işareti oluşsa, ya da çocuklarımız bizden sonra bu yazıları okuyup bizi daha iyi anlarsa, ben kendimi fazlasıyla amacıma ulaşmış hissederim.
Evet, artık anlatmaya başlayayım…
Yolculuk
23 Aralık’ta Londra’dan eşim Ayşegül ve köpeğimiz Otis’le birlikte yola çıktık. Niyetimiz, İspanya’nın güneyinde bir yerlerde birkaç ay kalıp kışı daha yumuşak bir iklimde geçirmekti. Haritaya bakınca bunun en doğal karşılığı Endülüs oldu, orada da gözümüzü Marbella’ya diktik. Yola çıkmadan önce yaptığım araştırmalarda da benim gibi hem uzaktan hem de esnek saatlerde çalışabilen birisine çok uygun bir yer olduğunu gördüm bu sahil şehrini.
İngiltere’den Eurotunnel ile Fransa’nın Calais kentine geçip yaklaşık iki saatlik sakin bir yolculuğun ardından akşam saatlerinde Rouen’e vardık. Kışın buralarda güneş saat beş gibi batıyor, karanlıkla birlikte soğuk daha da sertleşiyor. Hava eksi üç dereceyken dışarı çıkma fikri de cazibesini yitiriyor. Biz de yemeğimizi otelde yedik, Otis’i çişe çıkarmak dışında dışarı adım atmadan dinlendik ve sabah erkenden yeniden yola koyulduk.
Sonraki hedefimiz, üşümeden yürüyerek gezebileceğimiz bir şehir bulmaktı. Bu yüzden daha önce bildiğimiz ve sevdiğimiz San Sebastián’ı hedefledik. Ancak gece yolculuğunu sevmediğimiz için hava karardığında Bordeaux yakınlarında sade, yol üstü bir otelde durduk. Ertesi sabah yola devam edip öğleden sonra San Sebastián’a vardık.
İşte tam burada, yolculuk modundan gezme moduna geçtik. Bundan sonrası artık kilometre hesabı değil, sokaklar, yürüyüşler, kahveler, yemekler, fotoğraflar, yani kısacası stresten uzak yaşamın keyfini çıkarmak hedefliydi. Ben de bu yazıyı bir günlük havasında değil, özellikle İspanya’da gittiğimiz yerleri kendi açımdan, gördüklerimiz, okuduklarımız ve hissettiklerimizle birlikte anlatan bir metin olarak yazmak istedim. Çektiğim fotoğraflar ve aldığım notlarla birlikte gezinin sonunda oturup rahatça yazmayı tercih ettim.
Yazı çok uzun olduğu için bir indeks koyuyorum, böylece istediğiniz bölüme daha kolay geçebilirsiniz. Hepsini bir oturuşta okumak mümkün değil tabii; bu yüzden bu şekilde bir ayrım yapmanın okuma rahatlığı da sağlayacağını düşünüyorum.
Yazıların her birinde önce Gemini’den o yerle ilgili özet bilgileri kopyala-yapıştır yaptım ve bunları da mavi ve italik olarak formatladım ki, kendi yazılarımdan ayrı şekilde kolaylıkla seçilebilsin.
Umarım ki bizim büyük bir keyifle yaptığımız 5000 km’den uzun bu yolculuk sizlere de okurken biraz olsun keyif verir.
Burgos: Şövalyelerin soğuk şehri
Valladolid: Cervantes’in evi olan şehir
Malaga: Picasso’nun doğduğu şehir
Bu arada, bu kadar uzun süreli bir gezi yazısını okuyan ve beni tanımayanlar emekli olduğumu düşünmüş ya da ne iş yaptığımı merak etmiş olabilir. Ben 36 yıl tecrübeli bir yazılımcı olarak, dünyanın farklı yerlerinde çalışabilme şansına sahibim. İstanbul’daki yazılım şirketimiz Kokteyl bünyesinde birçok proje geliştiriyoruz. Bundan 10 yıl kadar önce kurucusu olduğum Mackolik’i, 7 yıl önce de yine kurucusu olduğum Masomo’yu sattık. Şu anda, birçok farklı işimin yanında, en yoğun şekilde çok severek Ofsayt uygulamasıyla ilgileniyorum ve bu projeyi uzaktan yönetiyorum.
Herkese hayatta sevdiği işlerle uğraşabildiği, bununla keyifli bir hayat yaşayacak kadar gelir elde edebildiği, huzurlu, sağlıklı ve barış dolu bir hayat diliyorum.
Categories: Bütün Yazılar, Geziler












Erdem Abi, havası kapalı bir pazar gününü, Yakup Bayrak’ın Weekly Eleven newsletter’ı ile açtım. O bültende sizin bu yolculuğunuza yer vermiş, kendisinin zevkine güvendiğim için hemen gidip yeni bir demlik kahve yaptım ve yazının başına oturdum.
İçi dışı, önü arkası başı sonu derken yaklaşık 4 saat sürdü sanırım okumam.
Teşekkür ederim. İçtenlikle.
Detaylara girersem bi’ 4 saatte de yazmam gerekebilir. Üşendiğimden değil de biraz bu yolculuğu ve bana kattığı hisleri sindirmek ve üzerine birkaç gün dalgalanmak istiyorum. Çok şey öğrendiğim, merakımı katladığım, kendimden bir şeyler bulduğum bir yol öyküsüydü.
Not 1. Yazı sonunda maçkolik’i kaldırıp Ofsayt’ı kurdum.
Not 2. Coollect projeni, Akdeniz Güneşi serisi ve muhtemelen diğer alt konseptleri merak ettim.
Not 3. Yolculuğunuz boyunca Otis’e direkt olarak dokunan insanlarla daha insanî, gerçekçi ve samimimi diyaloglara girmişsiniz. Bir noktada insanların iyi ve kötü olarak ayrıldığını düşünmeye başladığınızda ben de oradaydım. Önce aklımla sonra kalbim ve ruhumun eşliğinde.
Rotterdam merkezde bir mural vardır. Mural doğru bir terim olmayabilir ama dev duvar yüzünde iki satırlık bir yazı, belki dize. “De omgeving van de mens is de medemens.” İnsan onca yer görse de ona bağı kurduran sevdiklerini seven şeyler oluyor.
Yaziyi yazmak benim 1 aydan fazla zamanimi aldi, ama hic kimsenin tamamini okuyacagini dusunmemistim, cok tesekkurler 🙂
Yazim amacina ulasmis, Ofsayt’i kurdurmusum :))
Bu arada Coollect projemi henuz kimseye soylememistim, bir tek sen gordun sanirim, tebrik ediyorum 🙂
Birileri ile ortak duygular yasayabilmek bizi insan yapan en onemli farklardan birisi, cok tesekkurer..