Bordeaux

Daha önce iki kez içinden geçtiğimiz ama gezmeye hiç zaman bulamadığımız Bordeaux’da bu defa iki gece kalmaya zamanımız oldu. Burası da gerçekten görmeye ve yaşamaya değer şehirlerden biri. Kaldığımız süre boyunca yoğun şekilde her yerini gezmeye, sokakların, restoranların, nehir kenarının tadını çıkarmaya çalıştık ama yetmedi ve tadı damağımızda kaldı.

Fransa’da gezdikçe bu ülkenin neden dünyanın en çok turist çeken ülkesi olduğunu da anlıyor insan. İspanya ile en büyük farkı, Fransa’da zenginliği daha çok hissediyor insan. Fransa’da binalar daha estetik, daha temiz ve daha bakımlı. İspanya’da yaşam daha çok insan ilişkileri üzerine kurulu gibi, herkes birbiriyle ilişki içinde, sürekli bir konuşma hali hakim, sanki herkes konuşuyor ve kimse dinlemiyor gibi hissediyorum bazen. Fransa’da da sosyallik var ama insanlar kendi grupları içinde daha sakin görünüyor.  İspanya’daki gibi bir gürültü hissetmiyorsunuz restoranlarda ya da kafelerde.

İspanya geçmişindeki çok farklı kültürlerin de etkisiyle daha kaotik bir havaya sahipken, Fransa’da her şey daha düzenli. Hangisini tercih ederseniz derseniz, ikisi de zaman zaman çekici geliyor insana. İspanya biz Türklere daha yakın gelse de, bazen yorucu olabileceğini hissediyorum, doğrusu. Ama sonuç olarak iki ülkede de kendini çok iyi hissediyor insan.

Şimdi Gemini’ye vereyim sözü:

Öğleden sonra vardığımız Bordeaux’da, otele eşyalarımızı bırakır bırakmaz kendimizi şehir merkezine attık. Place de la Bourse’un önünde bulunan ve “Miroir d’Eau” olarak bilinen dünyanın en büyük yansıma havuzunu görmek istedik. Normalde dev bir ayna gibi görünen bu alan, biz oradayken suyla doldurulmamıştı, bu yüzden o meşhur yansımayı göremedik. Ama internetten başkalarının çektiği fotoğrafları görünce hakikaten çok güzel kareler yakalanabilirmiş.

Şehre hayat veren Garonne Nehri oldukça geniş ve çok güçlü bir akışa sahip. Üzerindeki köprüler de nehir kadar etkileyici. Özellikle Pont Jacques Chaban-Delmas dikkat çekici bir yapı. Köprünün ayakları camdan yapılmış ve içinde en üst noktaya kadar çıkan merdivenler bulunuyor. Orta kısmı ise büyük gemilerin geçebilmesi için yukarı doğru açılıyor. 2013 yılında hizmete giren bu köprü, Avrupa’nın en yüksek dikey açılır köprüsü olarak biliniyor.

Şehir merkezindeki bir diğer önemli köprü olan Pont de Pierre oldukça etkileyici. Bu köprüden yürüyerek karşı yakaya geçtik ve nehrin genişliğini daha iyi hissettik. Karşı tarafta, nehir boyunca uzanan geniş ve ferah park alanları bırakılmış. Böylece bir yakada daha yoğun iş, okul ve tarihi yapıların olduğu bir düzen varken, diğer yakada günlük yaşama daha uygun, daha sakin bir atmosfer oluşmuş. Otis’i bu parkta rahatça koşturduk, diğer köpek sahipleriyle kısa sohbetler ettik. Fransızların genelde İngilizce bilseler de konuşmadıkları söylenir. Biz şimdiye kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmadık, herkes bizimle son derece sıcak bir şekilde İngilizce konuştu.

Parkın sonlarına doğru Darwin Eco-System adlı çok özel bir mekana uğradık. Pazartesi akşamı olduğu için sakin olmasına rağmen burası bizi oldukça etkiledi. Aslında burası eskiden Niel Kışlası adında bir askeri alanmış. Yıllarca atıl kaldıktan sonra, çevreci ve yaratıcı bir topluluk tarafından dönüştürülmüş ve tamamen sürdürülebilir bir yaşam alanına dönüştürülmüş.

Eski depoların içinde Avrupa’nın en iyi kapalı kaykay parklarından biri yer alıyor. Duvarlar tamamen grafiti sanatıyla kaplı. Fransa’nın en büyük organik yemek alanlarından biri burada yer alıyor. Her şey yerel üreticilerden geliyor ve kullanılan tüm mobilyalar geri dönüştürülmüş. Darwin adeta dev bir açık hava sanat galerisi gibi; her köşede farklı bir sanatçının imzası var. Ayrıca kendi biralarını üretiyorlar ve tamamen organik ürünlerin satıldığı büyük bir marketleri var. Ben de biralarının tadına baktım, gerçekten çok başarılıydı.

Oradayken bir sergi hazırlığı yapılıyordu. “Bakabilir miyiz?” diye sorduğumuzda bizi hemen içeri davet ettiler. Sergi, Sınır Tanımayan Doktorlar’ın Gazze’de çektiği fotoğraflardan oluşuyordu. Bu kadar büyük boyutlu fotoğrafların içinde kendinizi adeta olayların ortasında hissediyorsunuz. Zaten benim için çok hassas bir konu olduğundan oldukça etkilendim. İnsanlığın son yıllarda geldiği noktayı anlamakta zorlanıyorum. Siyonizm’in dünyanın en zengin ve güçlü insanlarıyla ve onların yönlendirdiği politikacılarla dünyayı nasıl hızla daha zor bir yere sürüklediğini görmek insanı gerçekten sarsıyor. Ellerinde her anlamda inanılmaz bir güç var. Para, teknoloji, medya, ordu ve silah bu insanların elinde. Aslında azınlıklar onlar ama bu güç sayesinde dünyaya meydan okuyabiliyorlar.

Bordeaux’da binalar o kadar estetik ki, durmadan yürümek ve fotoğraf çekmek istiyor insan. Şehrin merkezinin tamamı boşuna UNESCO Miras Listesi’ne alınmamış, sonuna kadar hak ediyor bu unvanı. Gece ışıklandırmaları da ayrı bir hava katıyor binalara. Ne yazık ki bu büyük binaların hiçbirinin içine girme şansımız olmadı.

Bordeaux’dan bahsederken şaraplardan bahsetmemek olmaz tabii. Dünyanın en ünlü şarap şehri olan Bordeaux ile ilgili bu yazıyı hazırlarken yaptığım araştırmalar sırasında fark ettiğim bir şey oldu. Biz oradayken fotoğraflarını da çektiğim şehrin ortasından geçen Garonne Nehri’ne, henüz denize dökülmeden önce Dordogne Nehri birleşiyor. Bordeaux’yu anlamak için şehri ikiye bölen nehir sistemini bilmek gerekiyormuş meğer:

Sol Yaka, yani Garonne Nehri tarafında toprak daha çakıllıymış. Bu çakıllı yapı ısıyı tuttuğu için Cabernet Sauvignon üzümünün olgunlaşması için idealmiş. Buranın şarapları daha gövdeli, güçlü ve yıllandıkça güzelleşen bir yapıdaymış. Sağ Yaka, yani Dordogne Nehri tarafında ise toprak daha killi ve kireçtaşlıymış. Burada Merlot üzümü hakimmiş. Daha yumuşak içimli, kadifemsi ve meyvemsi şaraplar da buradan çıkarmış.

Fransa için söylediğim estetik ve bakımlı binalar tanımlaması Bordeaux bağlarında zirve yapıyor. Her bağın merkezinde “Château” adı verilen görkemli şatolar bulunuyor. Bazıları gerçek birer şato iken, bazıları modern mimari harikası üretim tesisleri. Bu şatoların bahçeleri ve mahzenleri bahsettiğim “Fransız düzeni ve temizliği”nin en somut örneği.

Bordeaux’da şarapların 1855 yılından kalma katı bir sınıflandırması varmış. Napolyon III’ün emriyle kurulan bu sistemde, bağlar kalitesine göre 1’den 5’e kadar derecelendirilmiş. Daha fazla detayı buraya yazmak istemedim, merak edenler Gemini’ye sorabilir, oldukça güzel bilgiler var bu konuda. Sadece şunu söyleyeyim, Premier Cru (Birinci Sınıf) olan sadece 5 şato varmış (Lafite, Latour, Margaux, Haut-Brion ve Mouton Rothschild) ve bu şatoların bir şişesi bazen küçük bir servet değerindeymiş.

Londra’daki evimize dönmemize birkaç gün kalmıştı. Hem bu kadar uzun süre uzak kaldığımız için eve dönme isteği hem de bu gezgin ruh halini sevmiş olmamız nedeniyle biraz çelişkili duygular içindeydik. Bordeaux’dan ayrılırken, Londra yolunda nerede mola vereceğimize yolda karar verelim dedik.

Yol üzerinde Bordeaux’ya çok yakın Saint-Émilion adlı şarapları ve Orta Çağ’dan kalma yapılarıyla ünlü kasabaya uğradık. Burası tam anlamıyla bir film seti gibiydi; hatta biz oradayken bir çekim yapılıyordu. Sokaklar tarihi dokusu korunarak modern şarap dükkanlarına, restoranlara ve kafelere dönüştürülmüş. Şarap sevenler için adeta bir cennet.

Mevsim gereği bağlarda yaprak yoktu ve insanlar budama işleriyle uğraşıyordu. Ama hayal etmek zor değil: Yazın ve özellikle sonbaharda buranın renkler ve hayatla dolu bambaşka bir atmosfere büründüğünü düşünüyorum.

Ana yazıya dönmek için tıklayın.