Dört yıldır İngiltere-Türkiye arasında arabayla yaptığımız yolculuklarda kullandığımız Eurotunnel’in Fransa ayağı olan Calais’te hiç kalmamıştık. Hep transit geçtiğimiz için bu şehri sadece tünelin bir durağı olarak görüp aslında biraz küçümsediğimizi fark ettim. Benim kafamda Calais, yalnızca bir liman şehriymiş ve başka hiçbir özelliği yokmuş gibi bir yere oturmuştu. Oysa hiç de öyle değilmiş.
Gemini söylesin önce:
Calais (Kale), Fransa’nın kuzeyinde, İngiltere’ye en yakın noktada (Dover Boğazı) yer alan stratejik bir liman şehridir. Genelde İngiltere’ye geçiş noktası olarak görülse de aslında kendi içinde derin bir sanatsal mirasa ve kuzeyin o kendine has, sert ama etkileyici karakterine sahiptir.
1. Temel Bilgiler: Nüfus ve Coğrafya
- Nüfus: Yaklaşık 73.000 (Metropol alanı ile birlikte 125.000 civarı).
- Coğrafya: Fransa’nın en kuzeyinde, “Opal Sahili” (Côte d’Opale) üzerinde yer alır. İngiltere kıyıları (White Cliffs of Dover) açık havada çıplak gözle buradan görülebilir.
2. Kültür ve Bilinen Özellikleri
- Dantelin Başkenti: Calais, dünyanın en kaliteli ve zarif dantellerinin (Calais-Caudry® danteli) üretim merkezidir. Cité de la Dentelle et de la Mode (Dantel ve Moda Müzesi), bu sanatın devasa makinelerde nasıl işlendiğini gösteren harika bir yerdir.
- Rodin ve Heykel: Şehrin simgesi, ünlü heykeltıraş Rodin’in başyapıtı olan “Calais Burjuvaları” (Les Bourgeois de Calais) heykeli. Belediye binasının önünde duran bu eser, şehrin kahramanlık tarihini anlatır.
- Felemenk Mimarisi: Belediye Binası (Hôtel de Ville), UNESCO listesindedir ve kırmızı tuğlalarıyla tipik bir Flaman tarzını yansıtır.
3. Mevsimlere Göre Yaşam
- Bahar & Yaz: Sahil şeridi canlanır. Geniş kumsalları, rüzgar sörfü yapanları ve dev feribotların limana giriş-çıkışını izlemek çok keyiflidir.
- Sonbahar & Kış: Kuzeyin sert rüzgarları ve dramatik gökyüzü hakimdir. Bu mevsimlerde iç mekan aktiviteleri (müzeler ve gastronomik duraklar) öne çıkar.
4. Neleri Ünlü?
- Calais Ejderhası (Le Dragon de Calais): 10 metre boyunda, ağzından ateş ve su çıkaran devasa bir mekanik ejderha sahilde dolaşır. Üzerine binip şehri gezebilirsin; tam bir görsel şölen!
- Deniz Feneri (Le Phare de Calais): Şehrin ortasında yükselen, 271 basamakla çıkılan ve Manş Denizi’ni ayaklarının altına seren bir fener.
5. Bilinmeyen / Şaşırtıcı Özellikler
- Yeraltı Sığınakları: II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından inşa edilen devasa bir sığınak bugün müze (Musée de Mémoire 39-45) olarak hizmet verir.
- Charles de Gaulle: Fransa’nın efsanevi lideri De Gaulle, eşi Yvonne ile burada evlenmiştir (Belediye binasında bu salonu görebilirsin).
6. Türklerin Seveceği ve Dikkatini Çekecek Özellikler
- Alışveriş (Cité Europe): Sınır şehri olduğu için devasa alışveriş merkezlerine sahiptir; özellikle uygun fiyatlı Fransız ürünleri ve gurme marketler Türklerin ilgisini çeker.
- Dramatik Manzaralar: Cap Blanc-Nez ve Cap Gris-Nez kayalıkları, İngiltere’ye karşı çayını/kahveni yudumlayabileceğin muazzam bir doğa sunar.
7. Ne Yemek Gerekir?
- Müz-Patates (Moules-Frites): Kuzeyin milli yemeğidir. Tencerede gelen soslu midyelerin yanında çıtır patates.
- Taze Deniz Ürünleri: Dil balığı (Sole) ve taze yakalanmış ringa balığı.
- Peynir (Maroilles): Kokusu sert ama tadı efsanevi olan bu kuzey peynirini denemelisin.
- Yerel Biralar: Belçika sınırına yakınlığı sayesinde çok kaliteli butik biraları vardır.
8. Ekstra & Dikkat Çekici Notlar (Köpek Dostu mu?)
- Sahil Yürüyüşleri: Calais sahili uçsuz bucaksızdır. Köpeğinle (English Springer Spaniel) okyanus havasında kilometrelerce koşabilirsin.
- Dragon Ride: Şaşırtıcı bir şekilde, o dev ejderhanın üzerine köpeğinle binmene (belirli kurallarla) izin verilebiliyor! Bu, Coollect serisinde “Rare Experience” (Nadir Deneyim) kartı olurdu.
Uzun bir yolculuğun ardından vardığımız Calais’te kaldığımız otel de en az şehir kadar ilginçti. Hayatımızda kaldığımız en tarihi otellerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Oteldeki her şey ya gerçekten eskiydi ya da eski tarzda korunmuştu. Resepsiyondaki görevliye sorduğumuzda, otelin aslında 1700’lerde inşa edildiğini, ancak II. Dünya Savaşı’nda tamamen yıkıldıktan sonra 1950’lerde yeniden yapıldığını öğrendik. Otel sanki 2000’li yıllara hiç uğramamış gibiydi. Ama bunu bir eleştiri olarak değil, aksine farklı ve keyifli bir deneyim olarak söylüyorum.
Resepsiyondaki benim yaşlardaki görevli Otis’e özel bir ilgi gösterdi. Eskiden bir av köpeği olduğunu, onunla ava gittiğini ve şimdi onu çok özlediğini anlattı. Bu sohbet ister istemez bizi de düşündürdü. Şu an 5 yaşında olan Otis hayatımızın tam merkezinde. Onsuz bugüne kadar neredeyse hiçbir plan yapmadık. Nereye gidersek onu da götürmeye çalışıyoruz. Hayatımıza bambaşka bir renk kattı. Onun sayesinde gerçek ve karşılıksız sevginin ne olduğunu öğrendik. Onunla her gün uzun yürüyüşler yapmak, fark etmeden bizi daha sağlıklı, daha hareketli ve daha zinde bir hayata taşıdı.
Çocuklar ilk “köpek alalım” dediklerinde karşı çıkmıştım ama iyi ki sonrasında kabul etmişim. Son beş yılın en güzel anılarının neredeyse hepsinde Otis var. Hatta aile içindeki bağlarımızın bile onun sayesinde daha da güçlendiğini hissediyorum. Bu yüzden birinin köpeğini kaybettiğini duyduğumda, bir gün Otis’i kaybetme ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.
Akşam için resepsiyondaki görevliye ne yapabileceğimizi sorduk. Sahile yürümemizi önerdi. Biz de onun tavsiyesini dinleyip sahile doğru yöneldik. Ancak denizden öyle sert ve soğuk bir rüzgar esiyordu ki yürümek neredeyse imkansız hale geldi. Bu yüzden sahile ulaşamadan daha merkezi bir bölgede restoran aramaya başladık.
Beğendiğimiz bir balık restoranına Otis ile hiç sormadan daldık. Onlar da hiçbir tereddüt göstermeden bizi en güzel masalardan birine oturttular. Çok sevdiğimiz İspanya’da bu kadar rahat bir kabul görmek zor olurdu; ya içeri alınmazdık ya da en köşede bir yere yönlendirilirdik.
Restoranda, burada oldukça popüler olan ve büyük bir tencere içinde servis edilen midyeler, ızgara dil balığı, taptaze iri karidesler ve yanında güzel bir beyaz şarapla bu uzun ama çok keyifli yolculuğun son akşam yemeğini yedik. Ayşegül ile kadehlerimizi kaldırırken, dünyanın gidişatına dair içimizde bir burukluk olsa da bir yandan da “ne kadar şanslıyız, iyi ki yaşıyoruz ve iyi ki bu yolculuğu yaptık” dedik.
Restorandan çıktıktan sonra karanlıkta Calais sokaklarında yürümeye başladık. Önümüze çok güzel ışıklandırılmış bir deniz feneri çıktı. Aslında gündüz olsa, içine girip 271 basamakla en tepeye çıkılabiliyormuş. Havanın net olduğu günlerde Britanya Adası görülebiliyormuş. Hala aktif olarak kullanılan 53 metre yüksekliğindeki bu fener 1818’de yapılmış ama II. Dünya Savaşı’nda yıkılmış, 1950’lerde yeniden yapılmış. İnsanlığın ve de özellikle Avrupalı politikacıların bu kadar büyük bir savaştan ve yıkımın üzerinden daha 100 yıl bile geçmeden hala savaş peşinde koşan Trump ve ahalisine dik duramayışları anlaşılır gibi değil.
Yürüyüşümüz sırasında küçük bir barda insanların televizyonda maç izlediğini fark ettim. Manchester City ile Paris Saint-Germain arasında bir Şampiyonlar Ligi maçı vardı. Futbola olan ilgim ve Ofsayt uygulaması nedeniyle işimin de bu alanda olması sebebiyle, maçı izlemek için biz de içeri girdik. İçeride PSG taraftarlarıyla birlikte oldukça heyecanlı ve bol gollü geçen karşılaşmayı izledik. 5-2 biten maçın ardından bardaki herkes büyük bir mutluluk içindeydi.
Ertesi sabah erken saatlerde Eurotunnel ile İngiltere’ye geçtik ve neredeyse üç aydır uzak kaldığımız evimize sağ salim ulaştık.
Ana yazıya dönmek için tıklayın.

