Calais

Dört yıldır İngiltere-Türkiye arasında arabayla yaptığımız yolculuklarda kullandığımız Eurotunnel’in Fransa ayağı olan Calais’te hiç kalmamıştık. Hep transit geçtiğimiz için bu şehri sadece tünelin bir durağı olarak görüp aslında biraz küçümsediğimizi fark ettim. Benim kafamda Calais, yalnızca bir liman şehriymiş ve başka hiçbir özelliği yokmuş gibi bir yere oturmuştu. Oysa hiç de öyle değilmiş.

Gemini söylesin önce:

Uzun bir yolculuğun ardından vardığımız Calais’te kaldığımız otel de en az şehir kadar ilginçti. Hayatımızda kaldığımız en tarihi otellerden biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Oteldeki her şey ya gerçekten eskiydi ya da eski tarzda korunmuştu. Resepsiyondaki görevliye sorduğumuzda, otelin aslında 1700’lerde inşa edildiğini, ancak II. Dünya Savaşı’nda tamamen yıkıldıktan sonra 1950’lerde yeniden yapıldığını öğrendik. Otel sanki 2000’li yıllara hiç uğramamış gibiydi. Ama bunu bir eleştiri olarak değil, aksine farklı ve keyifli bir deneyim olarak söylüyorum.

Resepsiyondaki benim yaşlardaki görevli Otis’e özel bir ilgi gösterdi. Eskiden bir av köpeği olduğunu, onunla ava gittiğini ve şimdi onu çok özlediğini anlattı. Bu sohbet ister istemez bizi de düşündürdü. Şu an 5 yaşında olan Otis hayatımızın tam merkezinde. Onsuz bugüne kadar neredeyse hiçbir plan yapmadık. Nereye gidersek onu da götürmeye çalışıyoruz. Hayatımıza bambaşka bir renk kattı. Onun sayesinde gerçek ve karşılıksız sevginin ne olduğunu öğrendik. Onunla her gün uzun yürüyüşler yapmak, fark etmeden bizi daha sağlıklı, daha hareketli ve daha zinde bir hayata taşıdı.

Çocuklar ilk “köpek alalım” dediklerinde karşı çıkmıştım ama iyi ki sonrasında kabul etmişim. Son beş yılın en güzel anılarının neredeyse hepsinde Otis var. Hatta aile içindeki bağlarımızın bile onun sayesinde daha da güçlendiğini hissediyorum. Bu yüzden birinin köpeğini kaybettiğini duyduğumda, bir gün Otis’i kaybetme ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.

Akşam için resepsiyondaki görevliye ne yapabileceğimizi sorduk. Sahile yürümemizi önerdi. Biz de onun tavsiyesini dinleyip sahile doğru yöneldik. Ancak denizden öyle sert ve soğuk bir rüzgar esiyordu ki yürümek neredeyse imkansız hale geldi. Bu yüzden sahile ulaşamadan daha merkezi bir bölgede restoran aramaya başladık.

Beğendiğimiz bir balık restoranına Otis ile hiç sormadan daldık. Onlar da hiçbir tereddüt göstermeden bizi en güzel masalardan birine oturttular. Çok sevdiğimiz İspanya’da bu kadar rahat bir kabul görmek zor olurdu; ya içeri alınmazdık ya da en köşede bir yere yönlendirilirdik.

Restoranda, burada oldukça popüler olan ve büyük bir tencere içinde servis edilen midyeler, ızgara dil balığı, taptaze iri karidesler ve yanında güzel bir beyaz şarapla bu uzun ama çok keyifli yolculuğun son akşam yemeğini yedik. Ayşegül ile kadehlerimizi kaldırırken, dünyanın gidişatına dair içimizde bir burukluk olsa da bir yandan da “ne kadar şanslıyız, iyi ki yaşıyoruz ve iyi ki bu yolculuğu yaptık” dedik.

Restorandan çıktıktan sonra karanlıkta Calais sokaklarında yürümeye başladık. Önümüze çok güzel ışıklandırılmış bir deniz feneri çıktı. Aslında gündüz olsa, içine girip 271 basamakla en tepeye çıkılabiliyormuş. Havanın net olduğu günlerde Britanya Adası görülebiliyormuş. Hala aktif olarak kullanılan 53 metre yüksekliğindeki bu fener 1818’de yapılmış ama II. Dünya Savaşı’nda yıkılmış, 1950’lerde yeniden yapılmış. İnsanlığın ve de özellikle Avrupalı politikacıların bu kadar büyük bir savaştan ve yıkımın üzerinden daha 100 yıl bile geçmeden hala savaş peşinde koşan Trump ve ahalisine dik duramayışları anlaşılır gibi değil.

Yürüyüşümüz sırasında küçük bir barda insanların televizyonda maç izlediğini fark ettim. Manchester City ile Paris Saint-Germain arasında bir Şampiyonlar Ligi maçı vardı. Futbola olan ilgim ve Ofsayt uygulaması nedeniyle işimin de bu alanda olması sebebiyle, maçı izlemek için biz de içeri girdik. İçeride PSG taraftarlarıyla birlikte oldukça heyecanlı ve bol gollü geçen karşılaşmayı izledik. 5-2 biten maçın ardından bardaki herkes büyük bir mutluluk içindeydi.

Ertesi sabah erken saatlerde Eurotunnel ile İngiltere’ye geçtik ve neredeyse üç aydır uzak kaldığımız evimize sağ salim ulaştık.

Ana yazıya dönmek için tıklayın.