Bir süredir sabahları gözümü açtığımda ve cep telefonumu elime aldığımda içimi bir korku kaplıyor: Yine büyük bir felaket haberiyle mi karşılaşacağım? Ne yazık ki, bu korku boşuna değil. Çünkü neredeyse her gün yeni bir kötü haberle uyanıyoruz. Daha kötüsü ise, zamanla bu felaketlere karşı duyarsızlaşmamız. Bizi doğrudan etkilemeyen bir trajedi, bir sonraki haber akışına kadar etkisini yitiriyor. Yeni normalimiz bu: Sürekli felaket, sürekli kayıtsızlık.
İçimde başka bir duygu daha var: Aldatılmışlık. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığın aklı başına gelmiş, 65 milyon insanın hayatına mal olan bu korkunç savaştan sonra bir daha böyle bir şey yaşanmayacağına inanılmıştı. Oysa anlıyoruz ki bu sadece geçmişte kalan bir masaldan ibaretmiş. Ya kandırılmışız ya da kendimizi kandırmışız.
Uygar olduğunu iddia eden ülkeler, dünyanın geri kalanını küçümseyen, hor gören, onları ikinci sınıf insan hatta zaman zaman hayvan yerine koyan bir anlayışla hareket ediyor. Yahudilerin uğradığı soykırımın üzerinden henüz yüz yıl bile geçmeden, son iki yıldır Filistin’de yaşanan soykırımı görmezden gelen Batılı ülkeler ve onların gücü karşısında sessizliğe bürünen diğer devletler… Hatta kendi halkı bu zulme ses çıkardığında, o sesi bastırmak için her yolu mubah gören yönetimler…
Yeter ki dünya ekonomisi sekteye uğramasın, enerji hatları zarar görmesin, süpermarket rafları boş kalmasın, tatil planlarımız bozulmasın. Dünya üzerinde 8 milyardan fazla insan yaşıyor, birkaç milyon insanın soykırıma uğraması kimileri için önemsiz olabiliyor. Yeter ki kendi konfor alanımızda kalabilelim.
Ancak bu kez mesele kafamızı kuma gömerek geçiştirebileceğimiz kadar basit değil. İsrail ve ABD’nin dünyaya meydan okuyan tutumu, Batı ülkelerinin buna verdiği destek ve bizim gibi ABD’ye bağımlı ülkelerin ikiyüzlü “karşıyız ama çok da değil” tavrı yüzünden sadece milyonlarca insan hayatını kaybetmiyor. Aynı zamanda milyarlarca insan artık bu sisteme güven duymuyor. Ve bu güvensizlik, çok kısa sürede daha fazla can kaybına, özgürlük kaybına, refah kaybına yol açacak.
Adalet, bireyler kadar toplumların da en temel ihtiyacıdır. Diğer tüm sistemler onun üzerine inşa edilir. Adaletin olmadığı her yapı, er ya da geç büyük acılarla yıkılır. Bu gerçeği gören devletler, 1945 ve sonrası bir araya gelerek uluslararası organizasyonlar kurdu. Bu kurumlar her zaman kusursuz çalışmasa da en azından adaleti tesis etme yönünde bir çaba içindeydi.

Bugünse Trump ve Netanyahu gibi liderlerin sürüklediği dünya, adaletin değil gücün belirleyici olduğu bir yere dönüştü. Güçlüysem yeterlidir, başka hiçbir şeyin önemi yok diyor ve bu felsefeyi herkese utanmadan empoze ediyorlar. Oysa sadece gücün hakim olduğu düzenler, düdüklü tencere gibidir: Basınç artar, artar ve sonunda patlar.
Dünya bugün adalet duygusunu büyük ölçüde kaybetmiş durumda ve hızla bir patlamaya doğru ilerliyor. Bu noktadan sonra adalet sağlanmadan bir çıkış mümkün değil. Eğer bir mucize olur da Trump ve Netanyahu gibi liderler yargılanır ve cezalandırılırsa, ve bu durum diğer bütün diktatörler için de geçerli olursa, zarar görmüş olan bu duygu belki yeniden inşa edilebilir. Ama onlar kazanırsa, insanlık kesinlikle kaybeder. Ve böyle bir dünyada bugün değerli sandığımız pek çok şey tüm anlamını yitirir.
Artık yöneticilerden, sağcı ya da solcu olsun fark etmez, çıkar odaklı politikacılardan bir beklentim yok. Bu gidişin sonu ya distopik bir dünya düzeni ya da dünyanın dört bir yanındaki halkların “Yeter artık!” demesiyle gelecek bir uyanış.
Geçenlerde Macaristan’daki otoriter lider hakkında yapılan bir analiz dinledim. Diyor ki: Bugünün 50 yıl öncesindeki otoriter yönetimlerden en büyük farkı mikro düzeydeki yolsuzluk. Artık otoriter yönetimler, kendi yolsuzluklarını halkın küçük ortaklıklarıyla meşrulaştırarak sistemi ayakta tutuyor. Başka bir deyişle, bireyleri satın alıyorlar.
Bu tablo, bizi distopik bir geleceğe yakın gösterse de toplumsal patlamalar her zaman aniden gelir. Dünyada, zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan insanların sayısı hızla artıyor. Ve artık bu insanlar, adaleti sağlayacak kurumlara da politikacılara da güvenmiyor.
Tarihteki Fransız Devrimi ya da Arap Baharı gibi bölgesel patlamaların daha büyüğünü yaşama ihtimalimiz hiç de uzak değil. Bir avuç dolar milyarderinin ve bir avuç diktatörün tüm dünyaya diz çöktürmesi belki kısa vadede mümkün görünebilir ama bu sürdürülemez.
Eğer kaybedecek çok şeyleri olan insanlardansanız ve “Yeter artık” demeye cesaretiniz yoksa, bence iki seçeneğiniz var. Ya konfor alanınızda yaşamaya devam edip her sabah felaket haberleri yerine toz pembe haberleri okuyup pembe bir hayat yaşarsınız ve susarsınız ya da en azından bu durumu dert edinir yapabileceğiniz her ne varsa en fazlasını yapmaya çabalarsınız. Nasıl otoriter yönetimler mikro düzeydeki yolsuzluklarla sistemi yönetiyor, bizler de mikro düzeydeki muhalefet ile sisteme karşı durabiliriz. Onurlu bir mücadele ile geçen zorlu bir yaşam, konforlu ama onursuz bir yaşamdan daha değerlidir. Bunun en güzel örneği de tek başına devletlere karşı mücadele veren Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi (UNHRC) Özel Raportörü Francesca Albenese’dir.

Tarihi günlerden geçiyoruz. Ve aslında bu, devletler arası değil, sınıflar arası bir dünya savaşıdır. Bunu 1800’lerde bir Alman filozof zaten yazmıştı, ben söylemiyorum.
Categories: Bütün Yazılar
1945 sonrası oluşan suni uzlaşma bariz bir şekilde Sovyetlerin etkisini kırmak için oluşturulan pembe bir dumandan başka bir şey değildi. Kapitalist bloğun 1985 Ekonomik refah haritasının önünüze açın 1985 de sosyalist ülkelerin konumlarını belirleyebilirsiniz. Bir ülke sosyalist bir ülkeye ne ölçüde yakınsa (kendi skalasında) o ölçüde halkına verdiği refah artıyor. 80 lerde sosyalist blog dağılmaya başlayınca pembe duman dünyanın etrafını sardı, şimdide oluşan rüzgarlarla dağılmaya başladı.
Bence özet olarak olan bu.
İnsanlar bastıkları zeminin katı olduğunu varsaymaya daha eğilimli. Paris Düşerkeni veya Tütünü okuyan biri geçmişteki insanlarında kendi zeminlerine inandıklarını veya gergedanların Berlin sokaklarında kimseyi kovalayamayacağını düşündüğünü görürsünüz. Oysaki gerçeklik gücü yaratmaz. Çoğu zaman güç gerçekliği yaratır. Köy kahvesindeki muhtar ülke yönetmekle ilgili aptal saptal fikirlerini anlatırken bu insana gerçekçi gelmez ama aynı zeka ve mantalitede bir adam ülkeyi yönetirse o ahmaklık toplumun gerçeği olur.
1920 de M.Kemal mantıklı düşünseydi sarayda kalmak veya ABD mandası gerçekten akıllıca seçenekler. Kaç bin km ötedeki ABD kaç sene başımızda kalabilir ki. Bukadar yorulmuş bakir ve hasta bir toplumla böylesi bir maceraya gerek var mı? Bu ülkenin kurucuları biraz gücün gerçekliği ile oluşan mantığa meyletmiş olsalardı -diğer örneklerde olduğu gibi- sürünüyorduk.
Yazı nereden çıktı karşıma ben neden bu kadar dolmuşum gerçekten bilmiyorum. Bir süredir akşamları kafamı dağıtmak için teknoloji ve ekonomik sistemlere etkileri ile ilgili kitaplar okuyorum. Anksiyetem biraz arttı sanırım. Belki de 90 larda sandığa kaldırılan kimi ekonomik modelleri sandıktan çıkartıp biraz temizleyip bir uyarlayıp tekrar düşünmenin zamanı yaklaşıyor.
Bireysel kurtuluşa artık inanmıyorum sanırım. Çünkü insan içinde yaşadığı toplumun parçası olmaktan kurtulamıyor…
Yazınızı geç onayladığım için kusura bakmayın; bu yorumu bir şekilde gözden kaçırmışım.
Atatürk’ün saray ya da Amerika mandasını tercih etmemekle mantıklı davranmadığı yönündeki görüşünüze katılmıyorum. Bana göre bu seçeneklerin hiçbiri sürdürülebilir değildi. Ancak milliyetçilik dışında başka bir yaklaşımın mümkün olabileceğini düşünüyorum.
Örneğin, bu coğrafyada yaşayan herkesi kapsayan bir “Anadolu Cumhuriyeti” fikri, yani ülkenin milliyetçilik yerine coğrafya temelli ve ayrım gözetmeyen bir anlayışla kurulması, belki daha kapsayıcı bir model olabilirdi. Böyle bir yapı, farklı kimlikleri aynı çatı altında daha güçlü bir şekilde bir arada tutabilirdi.
Öte yandan, 1920’lerin dünyasında hâkim model ulus-devletti ve Atatürk de bu dönemin gerçeklikleri içinde böyle bir tercih yaptı. Bu tercihin toplumun daha kolay kutuplaşmasına zemin hazırladığını düşünenüyorum.