Salamanca

Valladolid’deki kısa moladan sonra, geceyi geçirmeyi planladığımız Salamanca’ya hava kararmadan vardık. Bulduğumuz otel gerçekten olağanüstü bir konumdaydı, adeta şehrin en önemli yapıları olan Eski ve Yeni Katedral’in bahçesinde yer alıyordu. Odamızdan çektiğim fotoğraflar ne demek istediğimi daha iyi anlatacaktır. Otelin adı Sercotel Puerta de la Catedral. Eğer Salamanca’ya giderseniz, bu otelde katedrale bakan bir odada kalmanızı kesinlikle tavsiye ederim.

Salamanca’yı o kadar çok sevdik ki, aslında bir gece kalmayı planlamışken 3 gece kaldık. Bu bölgelere yolumuz bir daha düşerse, hiç düşünmeden yine kalırız.

Sözü Gemini’ye bırakıyorum şimdi:

Salamanca hakkında ilk aklıma gelen şey, ‘Ben bu şehri daha önce nasıl duymamışım?’ oldu. Kaldığımız otelin konumunun da etkisiyle, sanki bir zaman tüneline girmiş ve 500 yıl geriye gitmişiz gibi hissettik; bütün sokaklarını dolaştık. Burada da hava oldukça soğuktu ama sıkı giyinerek saatlerce hayranlıkla yürüdüm.

Tarihi bölge o kadar iyi korunmuş ve günlük yaşamın içine o kadar doğal bir şekilde entegre edilmiş ki, eski ile yeni arasında fark etmeden sürekli geçiş yapıyorsunuz. Bu şehirdeki yapılarda kullanılan özel bir taş var: Villamayor taşı. Salamanca’ya çok yakın Villamayor kasabasından çıkarılan bu özel kum taşı, şehrin tarihi yapılarının büyük bir bölümünde kullanılmış. Taşın altın sarısı, bal rengi bir tonu var ve güneş ışığına göre rengi değişiyor. Sabahları daha soluk, gün batımında ise neredeyse altın gibi parlıyor. İlk çıkarıldığında yumuşak ve kolay işlenebilir olması sayesinde detaylı süslemeler yapılabilmiş. Zamanla hava ile temas ettikçe sertleşen bu taşın dayanıklılığı da artıyor.

Bu taş sayesinde şehir genelinde güçlü bir renk bütünlüğü sağlanmış. Farklı dönemlerde yapılmış binalar bile uyumlu görünüyor. Bu yüzden Salamanca’ya sık sık “La ciudad dorada”, yani Altın Şehir deniyor.

Şehrin en görkemli yapıları olan Eski ve Yeni Katedral, yan yana ama farklı zamanlarda inşa edilmiş. Salamanca Eski Katedrali (Catedral Vieja), 12.–13. yüzyıllarda yapılmış. En dikkat çekici bölümü, tavanındaki “Cielo de Salamanca” adlı fresk. Daha kasvetli olan bu yapı, Orta Çağ’ın içe dönük ve ruhani havasını yansıtıyor. Salamanca Yeni Katedrali (Catedral Nueva) ise 16.–18. yüzyıllar arasında, yaklaşık 200 yılda tamamlanmış. Gotik, Rönesans ve Barok unsurların bir arada bulunduğu, çok daha büyük, gösterişli ve iddialı bir yapı. Dış cephesindeki ilk bakışta insanı şaşırtan modern detayların (astronot, dondurma yiyen figür gibi) restorasyon sırasında eklenmiş küçük sürprizler olduğunu öğrendik.

İlginç bir diğer detay da şu: Yeni Katedral yapılırken Eski Katedral yıkılmamış, korunmuş ve iki yapı birbirine bitişik şekilde bırakılmış. Bu sayede Salamanca’da Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçişi tek bir noktada görmek mümkün.

Şehrin en önemli yerlerinden biri Plaza Mayor. Bütün büyük caddeler buraya bağlanıyor ve bu caddelerin her birinde yürümek ayrı bir keyif. Meydan, zemin kat ve üzerinde üç kat bulunan binalarla çevrili. Tamamen kare ve simetrik gibi görünmesine rağmen, okuduğuma göre şaşırtıcı biçimde aslında hiçbir kenarı birbirine eşit değilmiş. Zemin katta dükkanlar, barlar ve restoranlar var ve çoğu meydana masalar koyuyor. İnsanlar burada çok keyifli vakit geçiriyor, biz de her gün birkaç kez mutlaka bu meydana uğradık.

Salamanca’nın içinden, birçok İspanyol şehrinde olduğu gibi, bir nehir geçiyor. Otis ile tarihi şehir içinde dolaşırken onu hiç serbest bırakamadığım için enerjisini tüketmesi mümkün olmuyor. Onun mutlaka serbest kalıp koşması, mümkünse yüzmesi gerekiyor ki, nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığım o bitmek bilmeyen enerjisi biraz dizginlensin.

Bu yüzden Tormes Nehri kenarına gittik. Burada Roma döneminden kalma tarihi bir köprü var. MÖ 1. yüzyılda, Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş bu köprü hala yaya trafiğine açık ve aktif olarak kullanılıyor. Biz de köprünün altında, nehrin kenarında Otis ile oynadık. Sonrasında köprüden yürüyerek karşı tarafa geçtik. Buradan katedrallerin bulunduğu bölgenin manzarası, zaten birçok kartpostalda yer alan klasik Salamanca görüntüsünü yansıtıyor. İki bin yıl önce yapılmış bir korunun bugünkü birçok köprüden çok daha estetik olması insanda birçok soru işareti uyandırıyor.

Salamanca hakkında okurken beni en çok etkileyen ve daha önce bilmediğim için hayıflandığım konulardan biri de Salamanca Okulu oldu. Bu düşünce okulu, teoloji, hukuk, ekonomi ve siyaset felsefesini birlikte ele alarak modern hukuk ve insan hakları düşüncesinin öncülerinden biri olarak kabul ediliyor. Öyle ki, Orta Çağ’dan modern dünyaya geçiş sürecinde, insanı, hukuku ve iktidarı yeniden tanımlayan sessiz bir devrim olarak görülüyor. Buradaki düşüncelerin Rönesans’ın başlamasında çok önemli rol oynadığı ve hatta kaynağını buradan aldığı söyleniyor.

Öne çıkan isimlerden Francisco de Vitoria, uluslararası hukukun ve devletler hukukunun öncüsü olarak kabul ediliyor. Domingo de Soto, hukuk, ahlak ve ekonomi arasındaki ilişkiyi sistemleştirmiş. Francisco Suárez ise egemenliğin kaynağını halkta gören düşünceleriyle modern siyaset teorisine önemli katkılar sağlamış. Bu dönemin aydınları, Amerika kıtasının fethi sırasında, Amerika’da yaşayan yerlilerin insan ve mülkiyet haklarını savunmuş, ‘haklı savaş’ kavramını yeniden tanımlamış ve bugünkü uluslararası hukuk, insan hakları hatta serbest piyasa tartışmalarının temellerini atmışlar.

Bugün yaşadığımız olaylara ve dünyanın geldiği noktaya bakınca, bu okulun ne kadar ilerici olduğunu, günümüz politikacılarının bile 16. yüzyıldaki bu düşünce seviyesinin gerisinde kaldığını görüp üzülmemek mümkün değil. Salamanca Okulu, doğal hukuk anlayışını merkeze alıyor, insanı yalnızca tebaa değil, doğuştan haklara sahip bir birey olarak görüyor. Gücün ve iktidarın sınırsız olmadığını savunuyor, ekonomide adil fiyat, mülkiyet hakkı ve serbest değişim kavramlarını tartışıyor.

Salamanca Okulu hakkında daha fazla şey okumak ve bu dönemin aydınlarını daha iyi tanımak istedim sokaklarda dolaşırken. Düşünsenize, İspanya bu dönemde Amerika’yı keşfetmişken, bu insanlar orada yaşayan yerlilerin haklarını savunma cesaretini gösterebilmiş. Bugün Trump ve çevresindeki şarlatanlara, kendi çıkarlarını ve ultra zenginleri önceleyen diğer yöneticilere karşı verilen mücadelenin benzeri 500 yıl önce de veriliyormuş.

Burada geçirdiğim üç gün, zaten uzun zamandır düşündüğüm pek çok konuyu yeniden sorgulamama neden oldu. Salamanca’ya gelip sakin bir kafayla o dönemle ilgili kitaplar okumak, sokaklarında dolaşarak tarihi sindire sindire yürümek, üniversite binalarının içinde o dönemlerin havasını solumak gerekiyor.

Salamanca’yı çok sevdik, tekrar tekrar gelmek isteyeceğimiz bir yer oldu bizim için. Siz de mutlaka görün, çok memnun kalacaksınız.

Ana yazıya dönmek için tıklayın.