Her yıl yazın Türkiye’ye arabayla yaptığımız yolculuğun bu yıl beşincisini yaptık. Önceki 4 yıldaki gezi yazılarımı okumak isterseniz, Geziler bölümünden ulaşabilirsiniz.
Yine Ayşegül, Otis ve ben Londra’daki evimizden çıktık. Yine her yıl olduğu gibi farklı bir rota seçtik. Yine hedef önce İstanbul, sonra Alaçatı’da Sedirli Ev’di. Ama yine de yol bize kendi planını dayattı.
Bu yılki rotamız aslında oldukça net görünüyordu: İngiltere’den çıkacak, Fransa, Belçika, Lüksemburg, Almanya, Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye ulaşacaktık. Kâğıt üzerinde güzel, dengeli ve heyecan verici bir rota gibi görünüyordu.

Ama yolculuklarda kağıt üzerindeki plan çoğu zaman yalnızca iyi niyetli bir başlangıç oluyor.
Bu defa da öyle oldu. Schengen süresi, Türkiye’ye yabancı plakalı araç sokma kuralları, İngiltere’den gelmeyen bir belge, Sırbistan’a zorunlu geçiş ve Otis’in beklenmedik ameliyatı derken kendimizi hiç planlamadığımız şekilde 25 gün Belgrad’da yaşarken bulduk.
Bu yazı biraz Londra’dan Türkiye’ye uzanan bir yol hikayesi, biraz Avrupa şehirleri notları, biraz sınırlar ve kurallar üzerine düşünceler, biraz da Otis’in bizi Belgrad’a nasıl bağladığının hikayesi.
Schengen Hesabı ve Yolculuğun Baskısı
Bu yıl yolculuğu diğer yıllardan biraz daha hızlı yapmak zorundaydık. Schengen bölgesinde turist olarak 180 gün içinde en fazla 90 gün kalabiliyorsunuz. Üstelik bu hesaba giriş ve çıkış günleri de dahil. Yani 1 Mayıs’ta girip 2 Mayıs’ta çıkarsanız, fiilen sadece 1 gece kalmış olsanız bile 2 gün kullanmış sayılıyorsunuz.
Biz kışın İspanya’da uzun süre kaldığımız için Avrupa Birliği içinde kullanabileceğimiz yalnızca 10 günümüz kalmıştı. Bu yüzden en geç 2 Haziran’da Türkiye’ye giriş yapmayı hedefledik. Normalde sevdiğimiz gibi sindire sindire, canımızın istediği yerde birkaç gün kalacak bir rota değil, daha kontrollü, daha hesaplı, daha hızlı bir yolculuk yapmak zorundaydık.
Aslında yolculuğun başından itibaren üzerimizde bu zaman baskısı vardı. Ama bu baskı bile bazı güzel tesadüflerin önüne geçemedi.
İlk Durak: Namur – Belçika
25 Mayıs sabahı Londra’daki evimizden yola çıktık. Öğleden sonra Eurotunnel ile Calais’ye geçmek için Folkestone’a vardık. Ancak İngiltere’de okullar tatilde olduğu için inanılmaz bir kalabalık vardı. Tren tam 2,5 saat gecikmeyle kalktı. Bu gecikme planımızı daha ilk günden bozdu.

Aslında hedefimiz Trier’e kadar gitmekti. Ama saat ilerledikçe Belçika’da, o ana kadar adını bile doğru dürüst bilmediğimiz Namur diye bir şehirde kalmaya karar verdik.
Gece geç saatte geldik. Şehrin biraz dışında bir otelde kaldık. Yorgun olduğumuz için fazla bir şey yapmadan uyuduk. Sabah kalkınca ise aslında tesadüfen oldukça ilginç bir şehre geldiğimizi fark ettim.
Namur, Belçika’nın Valon Bölgesi’nin başkenti. Meuse ve Sambre nehirlerinin birleştiği noktada kurulmuş. Bu konumu nedeniyle tarih boyunca stratejik öneme sahip olmuş. Şehrin tepesindeki Namur Kalesi de Avrupa’nın en büyük kale komplekslerinden biri olarak sayılıyor.
Zamanımız çok sınırlıydı. Bu yüzden şehir merkezinde arabayla kısa bir tur attık, ardından kaleye çıktık. Kaleden şehre bakınca, tesadüfen uğradığımız bu yerin aslında ne kadar özel olduğunu daha iyi anladık.
Namur’un spor tarihi açısından da çok özel bir yeri olduğunu kaleye çıkınca öğrendim. Şehrin kalesi ve çevresi, yıllar boyunca dünyanın en efsanevi motocross parkurlarından birine ev sahipliği yapmış. “Citadel of Namur” olarak bilinen bu parkur, motocross dünyasında neredeyse Formula 1’deki Monaco Grand Prix’si gibi görülüyormuş. Dar yolları, dik iniş çıkışları, taş duvarların arasından geçen şehir içi karakteri ve kalenin etrafındaki doğal zorluklarıyla sıradan bir yarış alanı değil, başlı başına bir efsaneymiş. Belçika 500 cc Grand Prix’si burada uzun yıllar boyunca düzenlenmiş. Son büyük yarışlardan biri 2007’de gerçekleşmiş. Bugün artık o eski motocross yarışları düzenlenmiyor ama parkurun geçtiği alanlar hala yürünebiliyor ve meraklıları için Namur’un bambaşka bir yüzünü temsil ediyor. Biz kaleye sadece tarihi bir yapı olarak bakmıştık, meğer aynı tepeler bir zamanlar motor sporlarının en ikonik sahnelerinden biriymiş.
Namur’un beni en çok şaşırtan tarafı ise 600 yılı aşkın süredir devam eden “Tahta Bacak Şövalyeleri” geleneği oldu.
Sambre ve Meuse nehirleri taşınca şehir sık sık sular altında kalıyormuş. Halk da sokaklarda yürüyebilmek için uzun tahta bacaklar kullanmaya başlamış. Bu pratik çözüm zamanla mahalleler arası bir rekabete dönüşmüş. Bugün hala her yıl Eylül ayında iki tarihi grup uzun tahta bacaklar üzerinde karşı karşıya geliyor. Amaç elleri kullanmadan, sadece omuz ve tahta bacak hamleleriyle rakibi yere düşürmek. Ayakta kalan son kişi şehrin kahramanı ilan ediliyormuş.
İnsanın yolda öğrendiği böyle küçük hikayeler, bazen şehrin kendisinden bile daha fazla akılda kalıyor.
Namur’u tam anlamıyla gezemedik ama “bir gün yeniden gelinir” listesine ekledik. Yol bizi oraya tesadüfen götürmüştü, ama o kısa sabah bile yeterliydi.
Moselle Vadisi: Trier’den Cochem’e
Namur’dan sonra Trier’e doğru yola çıktık. Bu yıl Londra’da rotayı düşünürken bir arkadaşım Trier ile Koblenz arasında Moselle Nehri boyunca giden yolu önermişti. İyi ki de önermiş. Gerçekten de bu yolculuğun en güzel parçalarından biri oldu.

Moselle, Fransa’dan doğup Lüksemburg sınırından geçerek Almanya’da Koblenz’de Ren Nehri ile birleşen 545 kilometrelik bir nehir. Özellikle Almanya içindeki bölümü, dik yamaçlara kurulmuş üzüm bağları, küçük kasabaları, şatoları ve nehir manzaralarıyla masalsı bir rota.
Trier Almanya’nın en eski şehri kabul ediliyor. Roma döneminden kalma Porta Nigra, yani Kara Kapı, şehrin en bilinen yapılarından biri. Bir dönem Roma İmparatorluğu’nun batıdaki başkentiymiş (Augusta Treverorum).
Trier, modern dünyayı değiştiren en ünlü düşünürlerden biri olan Karl Marx’ın (1818) doğduğu yer. Karl Marx’ın felsefesinin temelini oluşturan ekonomik adaletsizlik fikirlerinin bir kısmını, genç bir gazeteciyken Moselle bölgesindeki şarap üreticilerinin çektiği sefaleti ve maruz kaldığı ağır vergileri yazarak geliştirmiş. Bu anlamda Moselle’in sosyal tarihe de etkisi büyük.
Moselle nehrinde şarap ticaretini başlatanlar Romalılarmış. Nehir boyunca dik yamaçlarda tarımın mucidi 2000 yıl önce bu yamaçlara ilk asmaları diken Roma lejyonerleriymiş.
Biz şehirde biraz dolaşıp, daha sonra Cochem’e doğru Mosel Nehri kıyısından yavaş yavaş ilerledik.
Bu yol gerçekten yavaş gidilmesi gereken bir yol. Nehir bir sağınızdan, bir solunuzdan akıyor. Yol boyunca irili ufaklı köyler, kasabalar, üzüm bağları, karavan parkları, şarap evleri, küçük köprüler, bisiklet yolları, nehir tekneleri… İnsan her kasabada durmak, bir kadeh Riesling içmek, biraz yürümek, sonra yeniden yola çıkmak istiyor.
Moselle deyince akla ilk gelen şey zaten şarap. Özellikle Riesling bu bölgenin en büyük gururu. Benim için de beyaz şarap içeceksem, en sevdiğim üzüm çeşitlerinden biri olduğu için, yol boyunca uzanan bağları görmek ayrıca keyifliydi. Bazı yamaçlar o kadar dik ki insan orada üzümün nasıl yetiştirildiğine ve nasıl toplandığına gerçekten hayret ediyor.
Bir başka dikkat çekici şey de karavanlardı. Hayatımda gördüğüm toplam karavan sayısının neredeyse on katını bu yol üzerinde görmüş olabilirim. Meğer Moselle Vadisi Avrupa karavan turizminin kutsal bölgelerinden biriymiş. Nehir kenarında onlarca kamp alanı ve binlerce karavan bulunuyor. İnsanların bu şekilde ağır ağır gezmesini çok iyi anlıyorum. Çünkü bu rota acele edilecek bir rota değil.
Yol üzerinde Bernkastel-Kues’te durduk. Çok güzel bir yerdi ama aklımız duramadığımız diğer kasabalarda kaldı. Bu rotayı bir gün mutlaka daha geniş bir zamanda, belki karavanla ya da daha iyisi nehir teknesiyle yapmak isterim.
Moselle üzerinde farklı gezi tekneleri de var. Bazıları günübirlik turlar yapıyor, bazıları ise beş yıldızlı cruise tekneleri gibi. Bence denizlerde yapılan, zamanının çoğunu dev gemilerde geçiren cruise turlarına göre çok daha keyifli olabilir. Çünkü bu tekneler küçük kasabalarda duruyor, nehir boyunca ilerliyor ve araba kullanma derdi olmadan istediğiniz kadar şarap tadabiliyorsunuz.
Ayşegül’le bunu mutlaka bir gün yapmaya karar verdik.
Cochem: Küçük Bir Kasaba, Büyük Bir Manzara
Cochem’e akşamüstü vardık. Trier ve Koblenz’in nüfusları yaklaşık 100 bin civarındayken, bu iki şehir arasındaki en büyük yerleşimlerden biri olan Cochem’in nüfusu ise sadece 5 bin civarında. Ama o küçüklüğün içinde inanılmaz bir görsel zenginlik var.
Nehrin kıyısına kurulmuş, tepede görkemli bir kale, dar sokaklar, renkli evler, şarap dükkanları, restoranlar… Cochem, Moselle Vadisi’nin kartpostal gibi yerlerinden biri.
Kasabanın en ünlü yapısı Cochem Kalesi. Aslında 11. yüzyıldan kalma olsa da 17. yüzyılda Fransızlar tarafından yıkılmış, 19. yüzyılda ise romantik tarzda yeniden inşa edilmiş. Yani bugünkü hali biraz tarih, biraz restorasyon, biraz da hayal gücünün birleşimi gibi. Biz yukarı çıkacak enerjiyi bulamadık ama uzaktan bol bol fotoğrafını çektik.
Cochem’in beni şaşırtan bir başka tarafı, Soğuk Savaş döneminde kullanılan gizli bir Bundesbank sığınağı olması. Kasabanın sıradan bir mahallesindeki iki normal evin altında, yerin 30 metre derinliğinde devasa bir sığınak yapılmış. 1966-1988 arasında burada, olası bir savaş veya hiperenflasyon durumunda kullanılmak üzere 15 milyar Alman Markı saklanmış. Bu paralar normal banknotlardan farklı tasarlanmış ve halk tarafından hiç görülmemiş. Bugün burası müze olarak gezilebiliyor.
Yani dışarıdan sakin, şarap kokulu, masalsı bir kasaba gibi görünen Cochem’in altında Soğuk Savaş’ın hayalet paraları saklanmış.
Bu tür detaylar bir yeri benim için çok daha ilginç hale getiriyor.
Koblenz: Moselle’nin Ren’e Kavuştuğu Yer
Cochem’den sabah yola çıktık. Hedefimiz Dresden’di ama Koblenz’de kısa bir mola vermeye karar verdik.
Aslında Koblenz en az bir gece, hatta belki iki gece kalınacak bir şehir. Biz sadece Moselle ve Ren nehirlerinin birleştiği noktayı görmekle yetindik.
Bu noktaya “Alman Köşesi” deniyor. Moselle Nehri’nin Ren’e karıştığı yerde, gemi burnu gibi uzanan bir meydan var. Ortasında Almanya’nın birleşmesinde önemli rol oynayan Kaiser I. Wilhelm’in devasa atlı heykeli duruyor. Yan tarafta ise Berlin Duvarı’ndan getirilen parçalar sergileniyor.
Koblenz ismi de zaten Latince “Confluentes” yani “birleşme noktası” kelimesinden geliyor. Romalılar burada iki nehrin kavuştuğu noktaya bir ordugah kurmuşlar. Yüzyıllar içinde Confluentes Koblenz’e dönüşmüş.
Karşı yakadaki tepede Ehrenbreitstein Kalesi yükseliyor. Avrupa’nın en büyük korunmuş kalelerinden biri. Kaleye teleferikle çıkılabiliyor ve yukarıdan nehirlerin birleşimini izlemek çok güzel olmalı. Biz bu defa sadece karşıdan bakmakla yetindik.
Trier’den Koblenz’e kadar Moselle boyunca yaptığımız yol, bizim için daha çok bir keşif oldu. Buraya bir hafta, hatta on gün ayırmak lazım. Şarap bağlarında kalmak, tekne turlarına katılmak, kasabalarda yürümek, acele etmeden gezmek lazım.
Doğayı, nehirleri, küçük kasabaları ve şarabı sevenler için Almanya’da yapılabilecek en güzel rotalardan biri olabilir.
Dresden: Yıkımdan Doğan Güzellik
Koblenz’den sonra yaklaşık 500 kilometre yol yaparak Dresden’e vardık.
Kaldığımız otel, eski şehir merkezine yürüme mesafesinde, Elbe Nehri kenarında güzel bir oteldi. Eşyalarımızı bırakır bırakmaz, güneş tamamen batmadan şehri görmek için merkeze doğru yürüdük.
Almanya’daki şehirlerin çoğu beni şimdiye kadar pek etkilememiştir. Tekrar tekrar gitmek istediğim fazla Alman şehri olmadı. Ama Dresden farklıydı.
Eski şehir merkezine girince gerçekten insanın ağzı açık kalıyor. Barok mimarinin ihtişamı, büyük meydanlar, saraylar, kiliseler, Elbe kıyısı… İkinci Dünya Savaşı’nda neredeyse tamamen yıkılmış bir şehrin bu kadar titizlikle yeniden ayağa kaldırılmış olması çok etkileyici. Bu yüzden Dresden’e Elbe’nin Floransa’sı deniyor.
Dresden’in eski şehir merkezi insana zaman tüneline girmiş hissi veriyor. Ama aynı zamanda bu güzelliğin altında büyük bir yıkımın izi de var.
13-15 Şubat 1945’te, savaşın bitmesine sadece haftalar kala, İngiliz ve Amerikan uçakları Dresden’e binlerce ton bomba yağdırmış. Şehirde o kadar büyük bir yangın fırtınası oluşmuş ki, oluşan vakumun insanları ve ağaçları sokaklardan alevlerin içine çektiği anlatılıyor.
Bu bilgileri okuduktan sonra ertesi sabah erken kalktım. Otis’le birlikte kulaklıkta Strauss dinleyerek Elbe kıyısında uzun bir yürüyüş yaptım. Bir köprüden karşıya geçtik, nehir boyunca yürüdük, başka bir köprüden geri döndük.
O yürüyüş sırasında binaların taşlarının neden bu kadar siyah olduğunu merak ettim. İlk anda bunun yangın ve bombardıman izleri olduğunu düşündüm. Ama meğer sebep bambaşkaymış.
Dresden’deki tarihi binaların çoğu Elbe kumtaşı denen özel bir taşla yapılmış. Bu taş ocaktan çıkarıldığında açık sarı, krem veya altın renginde. Ancak içindeki demir mineralleri havayla, yağmurla ve oksijenle temas ettikçe oksitleniyor ve zamanla griye, ardından siyaha dönüşüyor.
Yani o siyahlık kir değil. Hatta bir bakıma taşın doğal koruyucu tabakası. Temizlenirse, alttaki yumuşak kumtaşı doğanın yıpratıcı etkilerine karşı daha savunmasız kalıyor. Dresdenliler de bu siyahlığı şehrin yaşanmışlığı ve karakteri olarak görüyor.
Frauenkirche yeniden yapılırken eski siyah taşlar ve yeni sarı taşlar birlikte kullanılmış. Bugün binada siyah ve açık renkli taşları yan yana görüyorsunuz. Zamanla yeni taşlar da kararacak ve belki 100-150 yıl sonra kilise tek bir tona bürünecek. Bunu “şehrin yaralarının zamanla kapanması” gibi görmek mümkün.
Dresden’i Dresden yapan kişi Saksonya Elektörü ve Polonya Kralı II. August. Kendisi “Güçlü” lakabını sadece siyasi gücünden değil, inanılmaz fiziksel kuvvetinden almış. August’un saray eğlencelerinde misafirlerini etkilemek için çıplak elleriyle demir at nallarını ikiye katladığı bilinirmiş.
Ayrıca efsanelere göre Güçlü August’un farklı kadınlardan tam 365 gayrimeşru çocuğu vardı yani yılın her günü için bir çocuk. Hayatını kaybettiğinde bedeni Polonya’nın Krakow şehrine gömülmüş ancak büyük aşkı Dresden’den kopamamış. Kalbi gümüş bir kapsül içinde Dresden Katedrali’ne getirilmiş. Yerel bir efsaneye göre, ne zaman katedralin yanından güzel bir kadın geçse, August’un kalbi kutunun içinde yeniden atmaya başlarmış.
En ilginç yapilardan birisi olan Fürstenzug, 102 metre uzunluğuyla dünyanın en büyük porselen sanat eseriymiş. Duvar, Saksonya’yı yöneten hükümdarları sırasıyla gösteren dev bir geçit töreni tasviri. Bu eseri eşsiz kılan şey, ünlü Meissen porseleninden yapılmış tam 23.000 adet karo ile kaplanmış olmasıdır.
1945’teki o korkunç bombardımanda Dresden’deki binaların neredeyse tamamı yerle bir olup sıcaklık bin dereceye ulaştığında, porselenin doğası gereği yüksek ısıya dayanıklı olması sayesinde bu duvar neredeyse hiç zarar görmeden ayakta kalmıştır.
Zamanimiz olmadigindan gezemedik ama Dresden Şatosu’nun içinde yer alan Yeşil Tonoz, Avrupa’nın en zengin ve en eski hazine odalarından birisi. Güçlü August’un topladığı paha biçilemez mücevherler, fildişi ve altın eserler burada sergileniyor.
Buranın en ünlü parçası, doğanın bir mucizesi olan nadide “Dresden Yeşil Elması” ise tam 41 karatlık doğal yeşil elmas.
25 Kasım 2019’da Dresden, dünya tarihinin en büyük sanat soygunlarından birine sahne olmuş. Hırsızlar yakındaki bir elektrik trafosunu sabote edip müzeye sızmış ve milyarlarca Euro değerindeki tarihi elmas mücevher setlerini çalmış. Neyse ki çalınan parçaların büyük kısmı daha sonra yapılan büyük polis operasyonlarıyla geri getirilmiş.
Dresden beni gerçekten etkiledi. Yolumuz bu rotaya sık düşüyor. Bir dahaki sefere en az 2-3 gün kalmayı hak ediyor.
Boleslawiec ve Krakow: Polonya’ya Kısa Bir Dokunuş
Dresden’den öğleye doğru çıkıp akşam Krakow’a varmayı planladık.
Yolda nerede durabiliriz diye bakarken, Bolesławiec adında küçük bir Polonya şehri dikkatimi çekti. Ayşegül’ün hoşuna gideceğini tahmin ettim çünkü burası seramik ve porselenleriyle ünlüymüş. Gerçekten de iyi ki durmuşuz.
Bolesławiec seramikleri çok dayanıklı olmalarıyla biliniyor. Yüksek sıcaklıklarda fırınlandıkları için mikrodalgaya, fırına ve bulaşık makinesine girebiliyorlar. Desenler fırçayla değil, küçük damgalarla tek tek elle basılarak yapılıyor. Bu yüzden hiçbir ürün diğerinin tamamen aynısı değil.
Bir fabrikanın satış mağazasına uğradık. Dört parça aldık ama çoğunda gözümüz kaldı. Ayşegül için güzel bir mola oldu. Ben de böyle küçük üretim geleneklerinin hala yaşamasını seviyorum. Avrupa’da bazı şehirler bir ürünü, bir zanaatı, bir malzemeyi yüzyıllar boyunca kimlik haline getirebiliyor. Bolesławiec de böyle bir yer.
Sonra Krakow’a doğru devam ettik. Krakow’a geçen yıl da bir geceliğine gelmiştik, bu yıl da aynı şekilde oldu. Önce nehir kenarında yürüdük, sonra daha önceki gelişimizde çok etkilendiğimiz Yahudi mahallesine gittik. Bu defa daha sakindi. Bir yerde yemek yedik, biraz dolaştık ve otele döndük.
Ertesi sabah Otis’le nehir kenarında uzun bir yürüyüş yaptım. Sonra yeniden yola çıktık. Hedef Romanya’daki Oradea’ydı.
Polonya’dan Slovakya’ya: Dağlar, Kaleler ve Sınırların Sessizliği
Krakow’dan Oradea’ya giderken aynı gün içinde dört ülkeden geçtik: Polonya, Slovakya, Macaristan ve Romanya.
Neyse ki hepsi Avrupa Birliği üyesi olduğu için fiili sınır geçişi yaşamadık. Bazı yerlerde eski pasaport kulübeleri hala duruyordu ama içlerinde kimse yoktu.
Sınırsızlık ne büyük rahatlık. Bunu her hissettiğimde John Lennon’ın “Imagine” şarkısı aklıma geliyor. Umarım bir gün dünya sınırların bu kadar anlamsızlaştığı bir yer olur. Gerçi bugünlerde gidişat tam tersine doğru gibi görünüyor, ama yine de insanlığın bir gün bu sanal sınırların, uğruna insanların öldüğü o içi boş kavramların anlamsızlığını anlayacağına inanmak istiyorum.
Krakow’dan çıktıktan sonra yol üzerindeki ilk büyük durağımız Spis Kalesi oldu. Ama kaleye varmadan önce yolun kendisi zaten başlı başına güzeldi. Karpat Dağları’nın bir parçası olan Tatra Dağları’nın manzarası inanılmazdı. Baharın en güzel zamanlarıydı. Her yer yemyeşildi, dağlardan sular akıyordu, doğa olağanüstü canlıydı. Bu bölge bana çok bakir, çok keşfedilmemiş gibi geldi.
Tatra bölgesi dendiğinde hem Slovaklar hem de Polonyalılar için en ikonik tarihi/mitolojik figür 1688–1713 yılları arasında yaşamış olan Juraj Janosik’miş. Janosik, zengin toprak sahiplerinden çalıp fakir dağ köylülerine dağıtan bir haydutmuş. Efsaneye göre ona doğaüstü güçler veren sihirli bir kemeri ve baltası varmış. Yakalandıktan sonra sol kaburgasından bir kancaya asılarak idam edilmiş ancak bugün bile Tatra kültüründe özgürlüğün, adaletin ve dağ asiliğinin en büyük sembolüymüş.
Polonyalı olan Papa II. Jean Paul gençliğinde tam bir Tatra aşığıymış. Papa seçilmeden önce ve hatta seçildikten sonra gizlice bu dağlarda sırt çantasıyla haftalarca yürür, kayak yapar ve göl kenarlarında kamp kurarmış. Bölgede onun yürüdüğü rotalar bugün “Papa Yolları” olarak adlandırılıyor.
Tatra Dağları, sert iklimi, vahşi kahverengi ayıları, dik yamaçları ve her köşesinden fırlayan ahşap kiliseleriyle sadece bir doğa harikası değil, Avrupa’nın en köklü ve bozulmamış kültür havzalarından biri kabul ediliyor.
Bu dağları kendimizden geçerek geldiğmiz Spis Kalesi 12. yüzyılda yapılmış büyük bir sınır kalesi. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu kale, 4 hektarı aşan alanıyla Orta Avrupa’nın en büyük kale komplekslerinden birisi. Uzun yıllar Macar krallarına ait olmuş, ardından farklı ailelerin eline geçmiş. 1780’de çıkan büyük bir yangından sonra harabeye dönmüş. Anlatılanlara göre Moğol saldırıları dahil hiçbir zaman saldırıyla ele geçirilmemiş, hep anlaşmalarla el değiştirmiş.
Bunda hem konumunun hem de tamamen taştan yapılmış olmasının büyük payı varmış. Özellikle Moğol istilasından sonra Macaristan Kralı IV. Bela’nın taş kaleler yaptırmaya önem verdiği söyleniyor. Ahşap kalelere göre çok daha dayanıklı olan bu yapılar, dönemin güvenlik anlayışını değiştirmiş.
Ancak Moğol istilası sırasında kaleyi doğrudan aşamayan işgalciler, kalenin tek zayıf noktası olan “su” sorununu fark ederler. Kale yüksek bir kayalığın üzerinde olduğu için kuyu kazılamıyor, sadece yağmur suyu depolanabiliyordu. Efsaneye göre kuşatma uzadıkça kaledekiler susuzluktan kırılmak üzereyken, Moğol komutanının kızı kaledeki yakışıklı bir şövalyeye aşık olur ve gizlice kaleye su ulaştırılmasını sağlar. Bu sayede kale düşmez, ancak bu aşkın sonu her iki taraf için de trajik biter. Aşk sen nelere kadirsin…
İlginç bir hikaye de bir keşif ile ilgili. Kalenin kuzeybatı yamacında bulunan Karanlık Mağara, arkeologları şoke eden bir keşfe ev sahipliği yapmış. Mağaranın derinliklerinde, uyluk kemiği kırılmış bir adama ait antik bir iskelet bulunmuş. Yanında da deriden yapılmış para keselerinden etrafa saçılmış gümüş Roma sikkeleri yer alıyormuş. Muhtemelen MS 2. veya 3. yüzyılda yaşayan zengin bir tüccar ya da kaçakçı, haydutlardan kaçarken bacağı kırık bir şekilde bu karanlık mağaraya sığınmış, yanındaki servete rağmen acı içinde can vermiş ve yüzyıllar boyunca orada keşfedilmeyi beklemiş. Para her şeye ilaç değil tabii ki.
Başrolünde Dennis Quaid ve Sean Connery’nin oynadigi Ejder Yürek (Dragonheart – 1996) ünlü fantastik filmdeki sahnelerin büyük kısmı bu kalede çekilmiş. Colin Firth ve Ben Kingsley’nin oynadığı tarihi yapım Son Lejyon (The Last Legion – 2007)’da da Spiš Kalesi set olarak kullanılmış.
Kalede yaklaşık bir saat geçirdik. Sonra Kosice’ye doğru devam ettik.
Kosice: Slovakya’nın Sessiz Sürprizi
Kosice, Slovakya’nın Bratislava’dan sonraki ikinci büyük şehri. Ülkenin doğusunda yer alıyor. Benim için çok tanıdık bir şehir değildi, ama gidince ilginç bir yer olduğunu anladım.
Kosice’nin tarihi dokusu var, genç bir enerjisi var ve Bratislava’nın gölgesinde kalmış gibi görünse de kültürel olarak güçlü bir şehir. 2013’te Avrupa Kültür Başkenti seçilmiş. Eski endüstriyel yapılar sanat merkezlerine dönüştürülmüş.
Kosice ile ilgili öğrendiğim en ilginç detaylardan biri, 1369 yılında kendisine resmi arma verilen dünyadaki ilk şehir olmasıydı.
Bir diğeri de Košice Barış Maratonu. 1924’ten beri düzenleniyor ve Avrupa’nın en eski, dünyanın da Boston’dan sonraki en eski maratonu olarak kabul ediliyor.
Şehrin bir başka ilginç hikayesi de 1935’te bulunan büyük altın define. Ana Cadde’deki bir binanın bodrumunda yapılan çalışma sırasında Avrupa’nın en büyük altın hazinelerinden biri bulunmuş. Binlerce altın sikke, madalya ve uzun bir Rönesans altın zinciri muhtemelen 17. yüzyıldaki karışıklıklar sırasında saklanmış.
Kosice’nin Osmanlı ve Macar tarihleriyle de bağlantısı var. O zamanki adıyla Kassa, Habsburg karşıtı Macar hareketlerinin önemli merkezlerinden biri olmuş. Tökeli İmre’nin Osmanlı desteğiyle kurduğu Orta Macar Krallığı’nın başkenti bir dönem burasıymış.
Tenis tarihinin en genç 1 numarası olan, 5 Grand Slam şampiyonu efsanevi tenisçi Martina Hingis, 1980 yılında Košice’de doğmuş.
Kosice’den yaklaşık 25-30 kilometre uzakta, Slanske Tepeleri’nde Herľany Gayzeri denen dünya üzerinde çok nadir görülebilecek bir doğa olayı var. Biz gidemedik ama listemize ekledik. Burası İzlanda veya Yeni Zelanda’daki gayzerlerin aksine, volkanik ve sıcak değil, soğuk su gayzeridir.
1870’lerde bir kaplıca kuyusu açılırken tesadüfen keşfedilmiş. Yaklaşık 32-36 saatte bir yer altındaki karbondioksit basıncının sıkışmasıyla su yüzeyine püskürüp, yaklaşık 25-30 metre yüksekliğe kadar buz gibi maden suyunu 25 dakika boyunca fışkırtıyormuş. Püskürme saatleri yerel turizm sitelerinde de dakika dakika yayınlanıyormuş.
Bu tür detayları öğrenmek, yoldan geçip gittiğiniz bir yeri bir anda daha derinleştiriyor.
Bu gizli kalmış güzel şehir Kosice’de öğle yemeğimizi yedik ve yeniden yola çıktık.
Debrecen’i Pas Geçmek
Macaristan’a geçtiğimizde yolumuz Debrecen’den geçiyordu. Aslında orada biraz zaman geçirmek istiyordum ama zamanlamayı iyi ayarlayamadık. Durmadan ilerlemek zorunda kaldık.
Yine de şehir hakkında okuduklarım ilgimi çekti. Debrecen, Budapeşte’den sonra Macaristan’ın ikinci büyük şehri. Osmanlı döneminde “Debreçin” adıyla anılmış ve yaklaşık 135 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalmış. Protestan yapısı nedeniyle Habsburg baskısından kaçmak isteyen halk zaman zaman Osmanlı korumasını tercih etmiş.
Şehrin sembolü anka kuşu. Çünkü Debrecen tarih boyunca büyük yangınlar, yıkımlar ve savaşlar yaşamış, her defasında yeniden ayağa kalkmış.
Bu defa sadece içinden geçtik, ama belki bir başka yolculukta durmak gerekir.
Romanya’ya İlk Giriş: Oradea
Bunca yıldır görmek istediğimiz ama bir türlü rotamıza alamadığımız Romanya’ya bu defa sonunda girdik.
İlk durağımız Oradea oldu. Oradea ismini daha önce hiç duymamıştım. Romanya üzerinden gitmeye karar verince, hangi şehirlerde kalabiliriz diye bakarken dikkatimi çekmişti. Biraz okuyunca burada kalmaya karar verdik.
Romanya’nın kuzeybatısında, Macaristan sınırına çok yakın bir şehir. Tarihi adı Varat. Uzun süre Avusturya-Macaristan etkisinde kaldığı için daha çok Orta Avrupa havası taşıyor.
Oradea’yı özel yapan şeylerden biri Art Nouveau, yani Secession tarzındaki mimarisi. Secession yani Türkçesi olan Ayrılıkçılık tarzı mimari, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında Avusturya ve Macaristan başta olmak üzere Orta Avrupa’da ortaya çıkan, dönemin kurallara bağlı ve sıkıcı akademizmine başkaldıran son derece özgün bir mimari ve sanat akımı demekmiş. Renkli sarayları, süslü cepheleri, pasajları, nehir kıyısı ve geniş meydanlarıyla gerçekten çok güzel bir şehir Oradea.
Romanya’ya dair beklentim açıkçası çok yüksek değildi. Ama Oradea daha ilk durakta bu beklentiyi baştan aşağıya değiştirdi.
Şehirle ilgili en ilginç bilgilerden biri, Greenwich’ten önce bir dönem başlangıç meridyeninin Oradea olarak kabul edilmesi. 1464 ile 1667 yılları arasında, Oradea Kalesi’nde yaşayan astronom Georg von Peuerbach’ın hazırladığı haritalarda burası sıfır noktası olarak kullanılmış. Kristof Kolomb’un bile yolculuklarında bu haritalardan yararlandığı söyleniyor.
Bir başka ilginç hikaye de Macar Kralı I. Ladislaus’un cenazesiyle ilgili. Efsaneye göre kral Oradea’ya gömülmek istemiş, ama askerler onu başka bir yere götürmeye çalışmış. Atlar durmuş, askerler uykuya dalmış, araba kendi kendine Oradea’ya doğru gitmiş. Sonra kral oraya defnedilmiş ve şehir önemli bir hac merkezi haline gelmiş.
Bu tür “mucize” hikayeleri dünyanın her yerinde var. Dini efsanelerin nasıl üretildiğini ve toplumların bunlara nasıl anlam yüklediğini görmek ilginç. Ama ben açıkçası bu tür hikayeleri daha çok insanların inanç yaratma ihtiyacının bir örneği olarak görüyorum.
Oradea’da beni etkileyen modern bir detay da otelimizin hemen yakınındaki “Dream Big” adlı duvar resmi oldu. Uzun bir otopark duvarına yapılmış, içinde çocukların hayallerini taşıyan dev sabun baloncukları var. Renkli, pozitif, insanın içini açan bir eserdi. Büyük sarayların ve tarihi binaların arasında böyle çağdaş bir sokak sanatına rastlamak hoşuma gitti.
Bu arada, gezdiğimiz tüm Romanya şehirlerinde Avrupa Birliği desteğiyle yürütülen son derece kapsamlı restorasyon çalışmalarına tanık oldum. Bazı şehirler adeta baştan yaratılıyor gibiydi. Çok eski ve sıradan evlerin bulunduğu sokaklar bile özenli düzenlemelerle son derece güzel ve etkileyici bir görünüme kavuşturulmuş.
Oradea, Romanya ile ilgili ilk izlenimimizi çok olumlu kıldı.
Romen ve Roman Meselesi
Romanya’ya gelince insanın aklına gelen konulardan biri de dünyada çok karıştırılan Romen ve Roman meselesi.
Romenler Romanya’nın yerleşik halkı. Dilleri Romence, Latin kökenli bir dil. İtalyanca, Fransızca, İspanyolca ve Portekizce ile aynı aileden geliyor. Slav coğrafyasının ortasında kalmış bir Latin adası gibiler.
Romanlar ise bambaşka bir etnik topluluk. Aslen Kuzey Hindistan kökenli, tarihsel olarak göçebe geçmişe sahip bir halk. Dilleri Romani, Hint-Aryan dil ailesine ait. Yani Romence ile değil, Hintçe ve Sanskritçe ile akraba.
Avrupa’daki en büyük Roman nüfuslarından biri Romanya’da yaşadığı için, bu iki kavram çok karıştırılıyor. Bu da Romenlerin en hassas olduğu konulardan biriymiş. Buraya ayrıca not düşmek istedim çünkü bu ayrım gerçekten sıkça yanlış biliniyor.
Cluj: Genç, Dinamik ve Beklediğimden Modern
Oradea’dan sabah yola çıkıp yaklaşık 3 saatlik bir sürüşle Cluj’a geldik.
Cluj ismini futbol takımından biliyordum ama şehirle ilgili hiçbir fikrim yoktu. Gidince oldukça canlı, genç ve modern bir şehirle karşılaştık.
Şehirde yaklaşık 300 bin kişi yaşıyor, ama buna ek olarak 100 binden fazla öğrenci de varmış. Bu da Cluj’a enerjik bir hava katıyor. Kafeler, restoranlar, gece hayatı, sanat etkinlikleri, genç nüfus… Şehirde ciddi bir hareketlilik var.
Ayrıca Cluj Doğu Avrupa’nın önemli teknoloji ve yazılım merkezlerinden biriymiş. Büyük teknoloji şirketlerinin ofislerinde, güçlü bir mühendis ve yazılımcı nüfusu var. Bu da şehrin refahına ve modern yaşam kültürüne yansıyor.
Şehrin resmi adı Cluj-Napoca. Napoca, buranın Roma dönemindeki adı. Bu ek, Çavuşesku döneminde şehrin Romen ve Roma kökenlerini vurgulamak için resmi isme eklenmiş.
Cluj’da en çok merak ettiğim yerlerden biri Salina Turda adlı tuz madeni oldu. Çok övdüler ama Otis’le gitmek zor olacaktı ve zamanımız da sınırlıydı. Bu yüzden atladık. Bir dahaki sefere görülecekler listemde yerini aldı.
Şehirle ilgili ilgimi çeken kişilerden biri Janos Bolyai oldu. Dünya matematik tarihinin en önemli isimlerinden biri. Öklid dışı geometrinin kurucularından biri olarak kabul ediliyor. Einstein’ın görelilik teorisine giden düşünsel zeminde bu tür geometrilerin çok önemli bir yeri var. Cluj’daki Babeș-Bolyai Üniversitesi de adının yarısını ondan alıyor.
Bir diğer önemli isim ise Macaristan tarihinin en güçlü ve adil krallarından biri kabul edilen Matthias Corvinus. Cluj doğumlu. Şehrin ana meydanındaki dev atlı heykel ona ait. Halk arasında “Matthias öldü, adalet bitti” denecek kadar sevilen bir figürmüş.
Cumartesi gecesi Cluj oldukça hareketliydi. Biz de o kalabalığın içinde yürüdük, yemek yedik, birkaç içki içtik ve eski şehri dolaştık.
Pazar sabahı her zamanki gibi erkenden kalkıp Otis’le sokaklarda yürüdüm. Arka sokaklara saptık, boş sokaklarda dolaştık. Büyük bir kiliseye denk geldim. İçeride pazar ayini vardı ve oldukça kalabalıktı. Gördüğüm kadarıyla Romanya’da din günlük hayat içinde hala güçlü bir yere sahip.
Kahvaltıdan sonra rotamız Sibiu’ydu.
Sibiu: Masal Gibi Bir Şehir
Sibiu, bu yolculukta en çok sevdiğim şehirlerden biri oldu. Adını daha önce hiç duymamıştım. Yaklaşık 145 bin nüfuslu, küçük ama olağanüstü sevimli bir şehir. İnsana gerçekten bir masalın içinde yürüyormuş hissi veriyor.
Tarih boyunca Almanların kurup yönettiği bir şehir olmuş burası. Bugün nüfusun çok küçük bir kısmı Alman kökenli olsa da, bu kültürün etkisi hala güçlü. Almanca eğitim, Almanca tiyatro ve kültür kurumları var. Romanya’nın eski Cumhurbaşkanı Klaus Iohannis de bu Alman azınlığın bir üyesi ve uzun yıllar Sibiu Belediye Başkanlığı yapmış. Şehri dönüştürdükten sonra 2007’de Avrupa Kültür Başkenti olmasını sağlamış.
Sibiu’nun en dikkat çekici özelliği ise evlerin gözleri. Tarihi merkezdeki evlerin dik kiremit çatılarında, havalandırma amacıyla yapılmış göz şeklinde küçük pencereler var. Bunlara “Sibiu’nun Gözleri” deniyor. Gerçekten de şehirde yürürken evler sizi izliyormuş gibi hissediyorsunuz.
Ben bu evlerin bol bol fotoğrafını çektim. Hem çok estetik hem de biraz ürkütücü. Yerel halk arasında bu pencerelerin diktatörlük dönemlerinde insanlarda sürekli izleniyormuş hissi yarattığı ve suç oranını düşürdüğü espriyle karışık anlatılıyormuş.
Sibiu’nun bir başka ilginç tarafı Transilvanya’nın vampir ve kurtadam hikayeleriyle ilişkisi. Drakula deyince herkes başka yerlere odaklanıyor ama Sibiu ve çevresinde de 18. yüzyılda vampir inanışları çok yaygınmış. Salgın hastalıklar ve açıklanamayan ölümler nedeniyle bazı mezarlar açılır, “vampirleştiği” düşünülen cesetlerin kalbine kazık çakılırmış. Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa bu çılgınlığı durdurmak için resmi yasaklar getirmek zorunda kalmış.
Sibiu’da beni etkileyen bir diğer isim Hermann Oberth oldu. Modern roketçiliğin ve astronotiğin kurucu babalarından biri olarak kabul ediliyor. Uzay yolculuklarının bilimkurgu değil, matematiksel olarak mümkün olduğunu kanıtlayan insanlardan biri. Bugün herkes SpaceX’i, Elon Musk’ı konuşuyor ama bu işlerin temelini atan birçok büyük bilim insanı geniş kitleler tarafından bilinmiyor. Bu da çağımızın neyi parlatıp neyi unuttuğunu göstermesi açısından düşündürücü.
Sibiu’da sadece 1 gece kaldık ama bence en az 3-4 gün hak eden bir şehir. Kesinlikle yeniden gitmek istediğim yerler listesine girdi.
Planın Bozulduğu An
Sibiu’dan sonra planımız Bulgaristan’ın Varna kentine gitmek, oradan Karadeniz kıyısını takip ederek Türkiye’ye girmekti.
Ama Sibiu’daki otelde biraz yorgunluk atmak için yatağa uzandığım sırada aklıma birden Türkiye’de son bir yılda kaç gün kaldığımızla ilgili bir şüphe düştü. Hemen e-Devlet’e girip kontrol ettim ve 185 günden fazla Türkiye’de kaldığımı gördüm.
Bu, arabayı Türkiye’ye benim üzerimden sokamayacağımız anlamına geliyordu. Bir anda panik yaşadık.
Çünkü Avrupa Birliği içinde de son 180 günde en fazla 90 gün kalabiliyorduk ve biz bunun 88 gününü kullanmıştık. Yani hem Türkiye’ye giremiyoruz hem de Avrupa Birliği’nde kalacak günümüz bitmek üzereydi.
Bu durumda ertesi sabah, yani Avrupa Birliği içindeki 89. günümüzde, birlik üyesi olmayan Sırbistan’a geçmeye karar verdik. Çünkü orada da vize kuralı son 180 günde en fazla 90 gün kalmak şeklinde olduğu için oraya rahatlıkla gidip 90 gün bile kalabiliyorduk.
Yol planı böylece bir anda değişti. Bulgaristan ve Karadeniz rotasını iptal ettik ve hedef olarak Belgrad’a yöneldik.
Timișoara: Romanya’dan Son Mola
Belgrad’a doğru giderken Sırbistan’a geçmeden hemen önce yol üzerindeki Timișoara’da durduk. Hem yemek yiyelim hem de birkaç saat de olsa şehri görelim istedik.
Timișoara, Romanya’nın batısında, Sırbistan ve Macaristan sınırlarına yakın bir şehir. Yaklaşık 250 bin nüfusu var. Tarih boyunca çok kültürlü bir yer olmuş. Romenlerin yanı sıra Macar, Alman, Sırp ve İtalyan topluluklarının izleri de var.
Avusturya-Macaristan mimarisi nedeniyle “Küçük Viyana” olarak anılıyormuş. 2023’te Avrupa Kültür Başkenti olmuş.
Şehirle ilgili öğrendiğim en ilginç detaylardan biri, 1884’te elektrikli sokak aydınlatmasına geçilmiş olması. Bu özelliğiyle Avrupa’da sokaklarını elektrikle aydınlatan ilk, dünyada ise New York’tan sonra ikinci şehir olduğu söyleniyor.
Timișoara’nın Osmanlı geçmişi de var. 1552’den 1716’ya kadar, 164 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun Temeşvar Eyaleti’nin merkezi olmuş. Evliya Çelebi burayı güçlü bir kale ve gaziler diyarı olarak anlatmış.
Ama Timișoara’nın modern tarihteki en önemli yeri 1989 Romanya Devrimi’nin burada başlaması. Komünist diktatör Nikolay Çavuşesku’yu deviren halk hareketinin ilk kıvılcımı bu şehirde çıkmış. Macar asıllı rahip Laszlo Tokes’in sürgün edilmek istenmesi üzerine başlayan protestolar kısa sürede rejim karşıtı büyük bir başkaldırıya dönüşmüş. Ordu halka ateş açmış, insanlar ölmüş ama protestolar durmamış. Sonunda bu kıvılcım Bükreş’e sıçramış ve Çavuşesku rejiminin sonunu getirmiş.
Kendisini yıkılmaz sanan, halkının üzerinde baskı kuran her diktatörün sonunun böyle olmasını dileyelim.
Timișoara’da kısa ama güzel bir mola verdik. Sonra Sırbistan sınırına doğru yola çıktık.
Sırbistan Sınırı ve Tanıdık Bir Koku
Sırbistan sınırına geldiğimizde çok küçük bir sınır kapısıyla karşılaştık. Sadece bir polis ve bir gümrük memuru vardı. Bizden başka bir iki araba daha vardı ama onlar hızlıca geçtiler. Bizi ise kenarda beklettiler.
Arabada Otis’i görünce belgelerini istediler. Arabayı aramak istediler. Her hallerinden rüşvet bekledikleri belliydi. Ben de vermemek için direndim. Her şeyimiz kurallara uygun olduğu için daha fazla uzatamadılar ve sonunda bizi bıraktılar.
Sonra bu sınır kapısı hakkında biraz araştırınca bu durumu yaşayanların sadece biz olmadığımızı gördüm.
Sırbistan yolsuzluk sıralamalarında Türkiye ile birlikte oldukça altlarda yer alıyor. Avrupa Birliği üyesi olmadıkları için bu konuda sanırım çok fazla baskı da görmüyorlar. Biz Türkler için fazla yabancı olmayan bu tavırlar, başka ülkelerden gelen insanlar için çok garip gelebilir. Ama ne yazık ki bize tanıdık geldi.
Belgrad: Mecburi Durak, Uzun Misafirlik
Geçen yıl da bir ay kadar kaldığımız Belgrad’a vardık. Yolda Türkiye’ye arabayla girebilmek için tüm alternatifleri değerlendirdik. En mantıklı çözüm, benim adıma olan arabayı Ayşegül’e satmaktı. Çünkü onun yurt dışında kaldığı süre arabayı Türkiye’ye sokmak için yeterliydi.
İngiltere’de araba satışı internet üzerinden yapılabiliyor. Beş dakika içinde arabayı Ayşegül’e sattım. Ancak arabanın artık ona ait olduğunu gösteren yeni V5C belgesinin İngiltere’deki evimize gelmesi gerekiyordu. Sitede 5-7 gün içinde gelir yazıyordu. Biz de Belgrad’da bir ev kiralayıp belge gelene kadar bekleyelim dedik. Zaten çok da acelemiz yoktu. Bari Belgrad’ın keyfini çıkarırız diye düşündük.
Ama belge iki hafta geçmesine rağmen gelmedi. Belgeyi gönderecek resmi kurum olan DVLA’ya yazınca “muhtemelen kaybolmuştur, yenisini gönderelim” dediler. Bu da ekstra 5-7 gün demekti. Yeni belge sonunda geldi, ama bu defa da Otis büyükçe bir taş yuttuğu için ameliyat olmak zorunda kaldı.
Böylece Belgrad’da planladığımız birkaç günlük bekleyiş 25 günlük bir yaşama dönüştü.
Belgrad’ı Sevmek
Bir ülkede turist olarak yaşayınca aslında birçok detayı göremiyorsunuz.
Türkiye’ye gelen turistlerle Türkiye’de yaşayan insanların ülkeye dair fikirleri nasıl farklıysa, bizim Belgrad’a bakışımız da muhtemelen bir Sırp vatandaşının bakışından çok farklı. Biz Belgrad’ı yabancı ve geçici insanlar olarak çok seviyoruz. Ama orada yaşayanlarla konuştuğunuzda ülkenin kötü yönetildiğini, insanların zor şartlarda yaşadığını, gençlerin başka yerlere gitmek istediğini duyuyorsunuz.
Bu yüzden burada anlattıklarım işin daha çok dışarıdan görünen, turist olarak yaşadığımız ve hissettiğimiz tarafı. Gerçeklerin ve aslında derinlerde yatan dinamiklerin ne olduğunu anlamak bu kadar sürede neredeyse imkansız. Bu yaşımızda Türkiye’de olup bitenlere bile şaşırmakla geçmiyor mu her günümüz?
Belgrad bana İstanbul’un küçük bir maketi gibi geliyor. Tuna ve Sava nehirleri şehri ikiye ayırıyor. Belgrad Kalesi, yüksek bir noktadan bütün şehre hakim. Osmanlı’nın da yüzyıllarca yönettiği bu şehirde Türk kültürünün izlerini hala görebiliyorsunuz.
Geçen yıl kalenin karşı yakasındaki bir otelde kalmıştık. Bu kez Sava kıyısındaki, kalenin olduğu taraftaki Waterfront bölgesinde bir ev tuttuk. Çünkü Otis ile artık bir mutfağı olan bir yerde kalmayı daha çok tercih ediyoruz.
Waterfront, Belgrad’ın en tartışmalı ama en popüler yeni bölgelerinden biri. Eskiden eski ve bakımsız yapıların bulunduğu bu alan, Sırp devletinin Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir inşaat şirketiyle yaptığı anlaşmayla büyük bir dönüşüm geçirmiş. Kamulaştırmalar, gece yarısı yıkımları, maskeli kişiler, tartışmalar… Hikaye bize hiç yabancı değil.
Ama ortaya çıkan bölge gerçekten yaşanabilir ve çok değerli bir yer haline gelmiş. Yüksek katlı apartmanlar, geniş parklar, yürüyüş yolları, alışveriş merkezleri, nehir kıyısı… Bugün Belgrad’da yaşayan yabancıların da en çok tercih ettiği popüler yerlerden biri haline gelmiş.
Muhtemelen bu proje yüzünden bazı insanlar büyük zarar gördü, bazıları ise çok büyük paralar kazandı. Dünyanın birçok yerinde modern şehircilik hikayeleri ne yazık ki artık biraz da böyle yazılıyor. Gazze’yi bile bir emlak projesi gibi gören Trump ve Netanyahu gibi politikacılar yüzünden binlerce insan canından oluyor.
Belgrad’da toplu taşıma ücretsiz. Mesafeler de bize göre çok büyük değil. Ama trafik bazen yoğun olabiliyor. Ben çoğu yere yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Zaten Otis’le her gün uzun yürüyüşler yapmak zorundayız.
Belgrad’da en sevdiğimiz yerlerden biri Zemun. Tuna’nın diğer tarafında yer alan bu bölge, eskiden daha çok balıkçıların yaşadığı bir yermiş. Bugün hala o eski ruhunu biraz koruyor. Nehir kenarında restoranlar, kafeler, yürüyüş yolları var. Salaş ama samimi, kaliteli ve çok keyifli bir yer. Belgrad’a gidenlere Zemun’u mutlaka öneririm.
Bu kez bir başka güzel keşfimiz de Ada Ciganlija oldu. Sava Nehri’nin ortasında büyük bir ada var. Bir tarafında nehir suyu kontrollü şekilde temizlenerek akıtılıyor ve bu sayede nehrin bir tarafında mavi bayraklı bir göl oluşturulmuş. Gölün kenarında kumsallar, restoranlar ve spor alanları bulunuyor. Şehir merkezinden arabayla 10-15 dakikada ulaşılabiliyor. Gerçekten bir tatil köyü gibi.
Otis için ise burası cennetti. Geniş yeşil alanlar, özgürce koşabileceği parklar, yüzebileceği temiz su… Onun mutlu olması bizim için zaten yolculuğun en önemli parçalarından biri.
Ama aynı yer bu yolculuğun en büyük krizine de sahne oldu.
Otis’in Taşı
Ciganlija Adası’nda Otis bir mısır koçanının yarısını yedi. Biz o an çok önemsememiştik ama ertesi sabah uyandığımızda Otis’in defalarca kustuğunu gördük. Hemen araştırınca mısır koçanının köpekler için çok tehlikeli olduğunu öğrendik. Sindirilemediği için bağırsakları tıkayabiliyor, hatta ölümcül olabiliyormuş.
Gemini’nin önerdiği Zemun’daki bir hayvan hastanesine acilen gittik. Onlar da çok ciddiye aldılar ve çekilen filmde midesinde büyük bir kitle görüldü. Ancak doktorlar bunun mısır koçanına benzemediğini söyledi. Ne olduğu tam olarak anlaşılamıyordu ama acil ameliyat gerektiğini belirttiler.
Sonra bizi eve gönderdiler ve ameliyat sonrasında arayacaklarını söylediler. Akşama doğru aradıklarında, filmde görünen kitlenin yuttuğu büyük bir taş olduğunu öğrendik.
Taşlarla oynamayı çok seven Otis, muhtemelen yine oynarken heyecanla bir taşı yutmuştu. Üstüne biraz da mısır koçanı yiyince ikisi birlikte tıkanmaya neden olmuştu. Neyse ki hastane çok başarılı bir müdahaleyle Otis’in hayatını kurtardı.
Karnında büyük bir ameliyat kesiği ve 13 dikişle Belgrad’da en az bir hafta daha kalmamız gerekiyordu. Çünkü en az 5 gün antibiyotik ve kontrol için hastaneye gidip gelmemiz gerekiyordu.
Gemini’ye durumu anlattığımızda ve mısır koçanı sayesinde aslında taşı fark ettiğimizi söylediğimizde verdiği cevap ilginçti: “Her şerde bir hayır vardır.”
Ben artık bunlara yapay zeka denmesine, yaratıcı olmadıklarının söylenmesine pek katılmıyorum. Bu süreçte Gemini olmasa, hem doğru bilgiye ulaşmak hem doğru veterineri bulmak hem de sakin kalmak bizim için çok daha zor olurdu.
Otis’in ameliyatı bizi çok korkuttu ama sonunda iyi toparladı. Belgrad’da kalışımızı uzattı ama bir yandan da şehri daha yavaş yaşamamızı sağladı.
Belgrad’da 25 Gün
Belgrad’da geçirdiğimiz 25 gün boyunca her gün “belge geldi mi?” diye bekledik.
Bu yüzden şehir dışına pek çıkamadık. Ama belki de bu iyi oldu. Çünkü bazen bir yerde uzun kalınca, onu turist gibi değil, biraz daha gündelik hayatın içinde görüyorsunuz.
Ben çalışmaya devam ettim. Otis’le uzun yürüyüşler yaptım. Zemun’a gittik, Belgrad Kalesi’ni gezdik, Waterfront’ta yürüdük, Ada Ciganlija’da zaman geçirdik. Ayşegül’le restoranlar, kafeler keşfettik. Belgrad’daki hayat bizim çok hoşumuza gitti.
İnsanlar genelde kibar. İngilizce konuşmaya istekliler. Köpeklere karşı büyük bir ilgi var. Otis hemen her yerde sevildi. Şehirde spor kültürü çok güçlü. İnsanlar bakımlı, uzun boylu, fit ve kendine güvenli. Kadınların güzelliği özellikle dikkat çekici, sanırım dünyanın ortalama olarak en güzel kadınları gerçekten burada yaşıyor. Erkekler biraz daha sert tavırlı, ama onlar da sportif ve bakımlı.
Elbette bunlar dışarıdan gördüğümüz şeyler. Ülkenin ekonomik ve siyasi sorunları ayrıdır. Ama günlük hayatın görünen yüzünde Belgrad bize çok iyi geldi.
Yolculuğun bir parçası olarak geldiğimiz şehir, bir anda yolculuğun finali gibi oldu.
Türkiye’ye Dönüş
Sonunda V5C belgemiz geldi. Otis, yolculuk yapabilecek kadar toparlandı. Belgrad’dan İstanbul’daki evimize, kısa molalar dışında durmadan yaklaşık 12 saatte geldik.
Normalde her yıl Kapıkule’den geçerken uzun süre beklediğimiz olurdu. Bu defa 15 dakikada geçtik. Bu bile aslında Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu ekonomik durumu anlatmaya yetiyor.
Türkiye, son yıllardaki düşük kur politikası nedeniyle dünyanın en pahalı ülkelerinden biri haline geldi. Bu yüzden gurbetçi Türkler de Avrupalılar da tatillerini geçirmek için Türkiye’yi eskisi kadar tercih etmez hale geliyor. Eğer bu kur politikası böyle sürdürülürse, Türkiye’ye döviz kazandıran turizm, tarım, hayvancılık, tekstil, sanayi vb. alanlar büyük zarar görecek.
Kapıkule’nin sakinliği sadece sınırdaki bir rahatlık değildi. Bence çok daha büyük bir ekonomik sorunun küçük bir işaretiydi.
Yolun Sonu
Şimdi bir süre Türkiye’deyiz. Daha çok Alaçatı’da olacağız. Küçük otelimiz Sedirli Ev’le ilgileneceğiz. Yol yorgunluğunu biraz atacağız. Otis de umarım tamamen toparlanacak. Ben Ofsayt projesiyle ve henüz yayına almadığımız heyecan dolu yeni yazılım projelerimizle uğraşacağım. Son 3 yıldır gidemediğim yelkenli tekne gezilerimi de bu yaz yapmayı hedeflemiştim. Zaten şu anda teknedeyim ve bu yazıyı da tekneden yazıyorum.
Bu yılki Londra-İstanbul yolculuğu, bugüne kadar yaptıklarımız arasında en plansız, en yorucu ama belki de en hikayeli olanlardan biri oldu.
Namur tesadüfen geldi. Moselle bizi büyüledi. Dresden şaşırttı. Romanya beklentimizin çok üzerinde çıktı. Sibiu masal gibi kaldı aklımızda. Timișoara bize tarihin bazen bir şehir meydanında başladığını hatırlattı. Belgrad ise yolculuğun beklenmedik bir finali oldu.
Yola çıkarken rotayı biz çizdiğimizi sanıyoruz. Ama çoğu zaman yol kendi hikayesini kendisi yazıyor. Buna rağmen biz yollarda olmayı çok seviyoruz ve bu yazıyı okuyan herkese keyifli, sağlıklı ve uzun yol hikayeleri diliyorum.
Categories: Bütün Yazılar, Geziler









































































































































































































































































Bir Cevap Yazın