Burgos

Getaria’dan çıktıktan sonra güneye doğru yola koyulduk. Aslında Londra’dan yola çıkarken Madrid üzerinden, yani İspanya’nın tam ortasından, Marbella’ya gitmek gibi bir planımız vardı ama Madrid’i daha güzel bir mevsimde görelim diye rotamızı İspanya’nın Portekiz sınırına daha yakın, güneye doğru değiştirdik. Bu rota üzerinde kalmayı veya uğramayı planladığımız yerler sırasıyla Burgos, Valladolid, Salamanca, Cáceres, Sevilla ve Marbella oldu.

Şimdi söz Gemini’de:

Burgos’a, Getaria’daki şahane öğle yemeğimizden sonra iki saatlik bir yolculukla geldik, ama hava kararmıştı. Şehir merkezindeki otelimize eşyalarımızı koyup çok ünlü Burgos Katedrali’ni görmeye gittik. 13. yy’da yapılmaya başlanmış bu yapı İspanya’nın en etkileyici Gotik tarzdaki katedrali olarak biliniyor. Taşlardaki işçiliğin detayları inanılmaz gerçekten.

Zaten bu büyük kiliseleri her görüşümde, insanlığın geçen bin yılda bu yapılara harcadığı emeği, parayı, zamanı bilime harcasaydı, cenneti bu dünyada çoktan yaratmış olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Bugün bu kadar etkileyici bu yapıların kaç kişinin alın teri, gözyaşı ve kanı sayesinde yapıldığını tabii ki tarih kitaplarında okuyamıyoruz. Bu soruya yapay zeka sistemleri de cevap veremedi bu arada, çünkü onlar da bu konunun gündeme geldiği hiçbir kaynak bulamıyorlar doğal olarak.

Katedralin olduğu bölgenin etrafında hayat oldukça canlı ve her yerde restoranlar, barlar, sokaklar insan doluydu. Hava çok soğuk olmasına rağmen insanlar sanki baharmış gibi rahattı. Biz aç olmadığımız halde sırf biraz ısınabilmek için köpek kabul eden bir restorana girip bir şeyler ısmarladık. Yanımızda Otis olduğu için ne yazık ki her yere rahatlıkla giremiyoruz. Otis olmasa, çok canlı görünen bazı barlara girmeyi tercih ederdik doğrusu.

Havanın bu kadar soğuk olmasının en büyük nedeni de rakımın 850 metre olması öncelikle. Tamamen kara iklimi olan bir plato üzerinde kurulmuş olduğundan, San Sebastián’a çok uzak olmasa da burada bambaşka bir soğuk var.

Hava bu kadar soğukken, bir an önce güneye inelim düşüncesiyle Burgos’tan ertesi sabah kahvaltımızı yapıp yola çıktık. Ama ayrılmadan önce, Burgos hakkında okurken adını ilk kez duyduğum efsanevi şövalye El Cid’i biraz daha araştırdım.

Gerçek adıyla Rodrigo Díaz de Vivar olan El Cid, İspanya tarihinin ve Orta Çağ Avrupa’sının en etkileyici figürlerinden biri. Kastilya Krallığı’nın en ünlü şövalyesi, büyük bir komutan ve ulusal kahraman. İlginç olan şu ki, ‘El Cid’ lakabı ona Müslümanlar tarafından verilmiş; Arapça ‘el-Seyyid’ (Efendi, Bey) kelimesinden geliyor. İspanyollar ise ona ‘Şampiyon’ anlamına gelen ‘El Campeador’ diyor. Yani El Cid, o dönemde karşı cephelerde yer alsalar bile, her iki tarafın da saygısını kazanabilmiş ender figürlerden biri.

1043-1099 yılları arasında yaşamış olan bu önemli kişiyi, 1961 yapımı, Charlton Heston ve Sophia Loren’in başrollerini paylaştığı El Cid filmi dünyaya tanıtmış. Ben de bu yazıyı yazarken filmi de seyrettim ve İspanya’daki tarih boyunca İslam ve Hristiyanlık arasındaki ilişkiyle ilgili biraz daha bilgi sahibi oldum.

Burgos’a daha sıcak bir mevsimde gelip birkaç gün ayırmak lazım. Bu defa fırsat bulamayıp bir sonraki gelişimde ziyaret etmek istediğim ilk yer İnsan Evrimi Müzesi. Şehir merkezindeki bu modern müze, yakınlardaki Atapuerca arkeolojik alanından çıkarılan Avrupa’nın en eski insan kalıntılarına ev sahipliği yapıyormuş.

Ana yazıya dönmek için tıklayın.