Toledo

Granada’dan sonra aslında biraz daha doğudan Zaragoza’ya doğru yukarı çıkmayı planlamamıza rağmen, havanın sürekli yağışlı olacağını görünce kararımızı değiştirdik ve yağış geçinceye kadar Madrid’de biraz zaman geçirelim dedik. Ama Madrid’e giderken yol üzerinde sayılabilecek bir yer olduğu için ismini çok duyduğum Toledo’ya uğradık.

Daha şehre yaklaşırken, keşke Madrid yerine burada kalsaydık dedik ikimiz de. Şehrin içine girmek için biraz etrafından dolanırken gördüğümüz her yapıya ağzımız açık baktık. Toledo, İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik geçmişi nedeniyle Üç Kültürün Şehri (City of Three Cultures) olarak biliniyor.

Simdi soz Gemini’de:

Arabamızı girebildiğimiz kadar içeri girip park ettik ve bu tarihi şehrin sokaklarını gezmeye başladık. Bu tür şehirleri gezerken, eski insanların birçok yönden bugünkü insanlardan çok daha medeni, vizyoner, çalışkan ve yetenekli olduğunu, insanlığın hep ileriye değil, bazen de geriye gittiğini düşünüyorum, doğrusu. Teknolojiyi seven, hayatını teknolojiyle kazanan bir insan olmama rağmen, ruhum sanki böyle şehirlerde yaşamaya daha uygun. Kendimi bu sokaklarda dolaşırken daha buralara ait hissediyorum aslında. Önceki yaşamımda buralarda şövalyeymişim sanki, esprisini bolca yaptım buralarda.

Toledo, antik çağlardan beri dünyanın en kaliteli çeliğiyle ünlüymüş. Roma lejyonerlerinden Hollywood filmlerine, Yüzüklerin Efendisi, Gladiator gibi pek çok yapım için kılıçlar burada dövülmüş. Zaten bu tarihi şehrin sokaklarını gezerken kılıçların sergilendiği birçok mağaza gördük.

Buraya kesinlikle yeniden geleceğiz ve tadını çıkaracağız. Bu defa içimizde kaldı.

Bu arada Toledo’ya varmadan önce, yolda adını daha önce hiç duymadığım Jaén diye bir şehrin yanından geçerken, burası nasıl bir yer diye bakınca dünyanın zeytin başkenti olduğunu öğrendik. Okuduklarıma inanamadım ben. Jaén, tek başına tüm İspanya’nın zeytinyağı üretiminin yaklaşık yarısını, dünya üretiminin ise yaklaşık %20’sini karşılıyormuş. Yani dünyada tüketilen her 5 şişe zeytinyağından biri bu şehirden çıkıyor. Şehir ve çevresi “Mar de Olivos” (Zeytin Denizi) olarak adlandırılıyor. Bölgede kesintisiz bir şekilde uzanan yaklaşık 66 milyon zeytin ağacı bulunuyor. Burası o kadar benzersizmiş ki UNESCO Dünya Mirası listesine girmesi için çalışmalar yürütülüyormuş. Bölgenin yıldızı, dünyada en çok üretilen zeytin türü olan ve dayanıklılığıyla bilinen Picual zeytiniymiş.

Bunları okuyunca ve şehrin içine girip de yukarıdaki kaleyi görünce hemen oraya gitmek ve bu benzersiz denilen manzarayı görmek istedik. Kalenin adı Castillo de Santa Catalina ve oldukça eski bir geçmişi var. Tepenin stratejik önemi antik çağda keşfedilmiş. Bugünkü yapının temelleri Endülüs döneminde Müslümanlar tarafından atılmış. 1246’da Kastilya Kralı III. Fernando şehri aldığında, kaleyi genişletmiş ve bugün gördüğümüz ana kuleleri (Torre del Homenaje) eklemiş. Kalenin bir kısmı ziyaretçilere açılmışken, bir kısmı ise otel haline getirilmiş. Bu otel dünyadaki en iyi kale içi otellerinden biri kabul ediliyormuş ve fiyatı da çok uygundu, ama ne yazık ki köpek kabul etmiyorlar.

Kalenin olduğu yerde hava o kadar rüzgarlı ve aynı zamanda aşağılar o kadar pusluydu ki, uzaklardaki o zeytin ağacı denizini çok hissedemedik doğrusu. Ama zeytini çok seven birisi olarak burası hakkında bilgi edinmiş olmak güzeldi.

Ana yazıya dönmek için tıklayın.