Mayıs sonunda Londra’dan yola çıkıp 27 gün süren bir yolculukla bütün Atlantik ve Akdeniz kıyılarını dolaşıp Alaçatı’ya varışımız bütün sosyal medyada viral oldu. Dönüş yolunun da böyle mi olacağını soran çok oldu ama dönüşü 2 haftalık daha kısa bir rotadan yaptık.
Bu yıl yola 3 yıldır olduğu gibi eşim Ayşegül ve köpeğimiz Otis’in yanında kızım Esin de katıldı. Rotaya da Esin ile karar verdik ama son anda onu da değiştirdik. İlk rotamız daha kuzeyden giderek özellikle Budapeşte ve Prag’da zaman geçirmeyi düşünmüştük ama yola çıkmadan hemen önce hava durumuna baktığımda bu bölgenin çok yağışlı olacağını görünce daha güneyden gitmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız çünkü tam bizim planladığımız günlerde o bölgede son yılların en büyük fırtınası oldu ve 14 kişi sel sularından dolayı hayatını kaybetti.
Bizim geçtiğimiz yerlerde de hava genellikle yağışlı ya da kapalı oldu. Bir de üzerine Belgrad sonrası neredeyse 1 hafta süren ağır bir ishal geçirdim. Bunlar biraz keyfimizi kaçırsa da Esin ile uzun süredir bu kadar yoğun ve birlikte zaman geçirmemiştik, bu gezi o açıdan güzel oldu.
Esin bu 2 hafta boyunca arabadaki tüm müzikleri seçen kişiydi, aynı zamanda yolda navigasyonu kullanırken bana çok yardımcı oldu. Hem ehliyet sınavına gireceği için beni seyrederek ciddi deneyim kazandı hem de benim daha az hata yapmamı sağladı. Çünkü arabamız sağdan direksiyon olduğu için solda oturan kişinin de dikkatli olması çok yararlı oluyor.
11 Eylül öğleden sonra Alaçatı’dan yola çıktık. Önce İzmir Ticaret Odası içindeki IzQ Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi’nde ‘Sosyal Medya Çağında Bilgi Kalitesi’ konulu bir konuşma yaptım. Bu konuda daha sonra blogumda bir yazı yazmayı da düşünüyorum. Konuşma sonrası da hemen İstanbul’a doğru yola çıktık.
26 Eylül akşamı Londra’daki evimize toplamda 4700 km yapmış olarak döndük. Gördüğünüz haritada yapmış olduğumuz rotamızı çizdim.

Aşağıda her zaman olduğu gibi kaldığımız yerlere göre indekslediğim bu yazıyı keyifle okumanızı diliyorum.
İstanbul – 11-12 Eylül 2024
Türkiye’ye gelirken Atina’dan Sakız’a, oradan da Çeşme’ye feribotla geldiğimizden İstanbul’a hiç uğramamıştık. 2,5 ay geçirdiğimiz Türkiye’de zamanımızın büyük çoğunluğu Alaçatı’daki otelimiz Sedirli Ev’de misafirlerimizi ağırlamakla geçti. Bir ara Uşak’a aile ziyaretlerine ve badem çiftliğimizdeki hasat için gittik sadece.
İstanbul’daki yazılım şirketimiz Kokteyl’e hiç gidemediğim için dönüş yolundayken en azından bir gün ofiste geçirmek istedim. Üzerinde bütün ekibimizin büyük bir şevkle uğraştığı Ofsayt uygulamasıyla ilgili birkaç görüşme şansım da oldu böylece. Şu ana kadar 100 binden fazla kişinin indirdiği Ofsayt uygulamasının önümüzdeki yıllarda milyonlarca kullanıcısı olacağından hepimiz çok eminiz.
Cuma sabahı İstanbul’dan yola çıktık, hep yanından geçip hiç içine girmediğimiz Edirne’ye uğradık. Mimar Sinan’ın 80 yaşında yaptığı ve “ustalık eserim” dediği, Osmanlı-Türk sanatının ve dünya Mimarlık tarihinin baş yapıtlarından birisi olan Selimiye Camii, cuma namazı nedeniyle sadece namaz kılanlara açıktı, biz de etrafını dolaşmakla yetindik mecburen. Böyle bir yapının çok daha fazla turist çekmesi lazım ama bunun için yapılması gerekenler bu yazının boyutunu aşar.
Selimiye’nin hemen karşısındaki restoranlardan birisinde Edirne’nin ünlü ciğer tavası ile öğle yemeğimizi de halledip yola çıktık ve Kapıkule’den Sofya’ya doğru devam ettik.
Sofya – 13 Eylül 2024
İstanbul’dan 600 km yol yaparak geldiğimiz ve daha önceki yıllarda da bir gece kaldığımız Sofya, o zaman da beğenimizi kazanmıştı şimdi de. Otele yerleştikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık ve cuma akşamı olmasının da etkisiyle her yer doluydu. Sofya’nın en ünlü caddesi olan Vitosha Bulvarında yürüdük ve bir restoranda oturduk. Her yer tertemiz, insanlar güler yüzlü, gençler gayet bakımlı ve son derece neşeli göründü bize.
Sabah Esin ve Otis ile yürüyüşe çıktık. Gece yağan yağmur her yeri yıkamıştı, biz de hafif serinlikte 2 saatten fazla yürüdük. Daha önce geldiğimde içine giremediğim Sofya’nın en ünlü eseri olan Patriarchal Cathedral of St. Alexander Nevsky’i Esin ile Otis’i dışarıda tutarak sırayla gezdik. Paylaştığım video içerideki ayini gösteriyor.
Osmanlı’ya karşı 1877-1878 yıllarında verdikleri mücadele ve bağımsızlıklarını kazanmalarının anısına yapılmış. Kapıdaki levhada Osmanlı’dan bağımsızlıklarını kazanırken hayatlarını kaybeden Rusya, Bulgaristan, Ukrayna, Moldovya, Finlandiya ve Romanya’dan gelen askerleri onurlandırmak için yapıldığı yazıyor.
1396 yılında Osmanlı egemenliğine giren ve 500 yıla yakın bu şekilde kalan Bulgarların geçmişine bakınca şaşırdığım bir bilgi edindim. Bulgar kelimesinin eski Türkçe’de bulgamak yani karışmak anlamına gelen bir kelimeden türediği düşünülüyor. Şu andaki Bulgar halkı çok farklı kökenlere sahip soylardan gelmekteymiş.
İlginç bir bilgi de, 1989’da 9 milyon olan ülke nüfusunun 2024 itibariyle 6.4 milyona düşmüş olması. Doğu bloku yıkıldıktan sonra daha iyi ekonomik koşullarda yaşamak isteyen insanlar nedeniyle özellikle de genç nüfusta ciddi bir göç yaşanmış. Doğum oranında da ciddi bir düşüş yaşanınca bu sonuç kaçınılmaz olmuş. Aylık ortalama maaş Avrupa Birliğine dahil ülkeler içinde en düşük ve yolsuzluk oranı da en yüksek olanlardan. Ancak buna rağmen sanırım sosyalizm döneminden kalma bir kültür olmasından dolayı kadınların ekonomiye katkısı çok yüksek ve çalışma şartları açısından da kadınlar için en iyi ülkelerden seçilmiş. Sosyalizm döneminde eğitim skorlarında Kanada ve Almanya’dan bile daha iyi sonuçlar alınırken 2000’li yıllardan sonra bu oran hızla düşmüş.
İleride zaman bulabilirsem sadece Sofya’yı değil diğer bölgelerini de görmeyi istediğim bir ülke Bulgaristan. Suç oranının eskiye göre çok azaldığını okuyorum birçok yerde, bu yüzden daha bakir bölgeleri görmek için güzel olabilir bu tür bir gezi.
Belgrad – 14 Eylül 2024
Sofya’dan öğleden sonra yola çıktık ve 400 km yol alarak Belgrad’a gitmeyi hedefledik. Yol üzerinde daha önce de bir gece kaldığımız Nis şehir merkezine girerek hem biraz dolaştık hem de öğle yemeği yedik. Nis otoyola yakınlığı nedeniyle hızlı bir şekilde memleketlerine gitmeye çalışan gurbetçilerin durakladığı şehirlerden. Bizim küçük Anadolu şehirlerine çok benziyor her haliyle.
Oradan çıkıp Belgrad’a geldik ve otelimize yerleştik. Akşam Ayşegül ve ben şehir merkezinde biraz yürüdükten ama hem hava çok yağışlı olduğundan hem de yol yorgunluğundan otele erken döndük. Esin ise Avrupa turu yapan ve o sırada Belgrad’da olan üniversiteden bir arkadaşı ile buluştu ve Belgrad gecelerini test etti.
Sabah ben Otis ile erken kalkıp yağmura rağmen Belgrad Kalesine yürüyüşe gittik. Kale ve Kalemegdan parkı birlikte oldukça geniş bir alanı kaplıyor. Sırbistan’ın yılda 2 milyon ziyaretçiyle en çok ziyaret edilen yeri olan bu kale, Sava ve Tuna nehirlerinin birleştiği yere tepeden bakıyor.
Kanuni Sultan Süleyman 1521’de burayı fethetmiş ve daha sonra da kısa süreli birkaç kez el değiştirmiş ama 1867 yılına kadar Osmanlı egemenliğinde kalmış. Kaleyle ilgili birçok bilgi var ama benim en çok ilgimi çekenlerden birisi Roma Kuyusu olarak bilinen bir yer oldu. Aslında ne Romalıların yaptığı ne de kuyu olan bu yer, kalenin kuşatma zamanlarında su ihtiyacı için yapılmış ama su bulunamadığı için hep başka amaçlarla kullanılmış. Türklerden rüşvet alarak kaleyi içten çökertmeye yardım etmeye çalışan 30 Macar casus bu kuyuya atılmış örneğin. Açlıktan aklını yitiren bu casuslara birbirlerini öldürmesi için bıçak atmışlar daha sonra.
Biz Otis ile görmeye ve daha detaylı gezmeye değer bu kaleyi sırılsıklam oluncaya kadar gezdik. Yolunuz düşerse görün derim, insan zaman tünelinde gezer gibi hissediyor kendisini. Bu arada kalenin içinde olduğu park da hayvanat bahçesi, spor alanları ile günlük yaşamın içinde yer alıyor.
Ljubljana – 15-16 Eylül 2024
Dun Belgrad’dan Ljubljana’ya neredeyse sürekli yağan yağmur altında 7 saatte 530 km yol alarak geldik ve burada 2 gece kalacağız.
Hırvatistan’ı transit olarak geçerek buraya geldik. Avrupa’da 3 yıldır yaptığımız bu yolculuklarda trafik polisleri tarafından sadece Sırbistan’da durdurulduk. İlkinde kontrolden sonra geçebilirsiniz demişlerdi, bu defa ceza yazacakmış gibi yaparak arka koltukta kemer takılı olmamasını bahane ederek rüşvet istedi. Zaten öğrendiğim kadarıyla cezası da 50 euro olan kemer takmama suçundan dolayı 50 euro rüşvet vermiş oldum.
Ljubljana’ya bu ikinci gelişimiz ve bence Avrupa’daki en güzel şehirlerden birisi de burası. Hem mimarisi hem doğası hem de insanları ile insanın kendini iyi hissettiği bir şehirdeyiz. İlk akşam ben rahatsızlandığım için otelden çıkmadım ama sabah çıkıp daha önce de dolaştığım yerleri, özellikle nehir kenarındaki sokakları yeniden gezdim.
Otele gelip hep birlikte kahvaltı yaptıktan sonra sokakları yeniden gezmeye çıktık, fotoğraflar çektik, halk pazarından meyve aldık ve şehrin tadını çıkardık. Sonra da nehir kenarındaki bir kafede oturup kırmızı şarap eşliğinde bir şeyler atıştırıp dinlendik. Akşam için Esin el yapımı taze makarnalar hazırlayan bir restoran buldu ama yer olmadığından kapısında bekleyenlerle birlikte biz de beklemeye başladık. 20 dakika kadar bekledikten sonra biraz ıslanmış şekilde masamıza oturabildik.
Eylül ayının bu kadar yağışlı geçmesi hiç beklediğimiz bir şey değildi doğrusu. Belki bundan sonra birkaç hafta daha erken yola çıkmakta yarar var, çünkü yağmur hareket kabiliyetimizi çok azalttı bu tatil boyunca. Bu nedenle buradan Verona’ya gidip orada da iki gece kalıp hem yağmurun biraz geçmesini beklemek hem de benim de rahatsızlığımın geçmesi için dinlenmemin iyi olacağını düşündük. Yoksa Slovenya da iyi havalarda yemyeşil doğasıyla çok güzel zaman geçirilecek bir ülke.
Verona – 17-18 Eylül 2024
Ljubljana’dan Verona’ya 350 km yol yaparak geldik. Buraya da geçen yıllarda gelip birkaç saat zaman geçirmiş ve uzun sure gelip gezmek üzere ayrılmıştık. Ama benim hastalanacağım hiç hesapta yoktu tabii. Bu yüzden kısa bir yürüyüşten sonra ben eve dönüp dinlendim ama Esin Verona’yı tek başına gezdi.
Verona, 700 bin nüfusu olan ve İtalya’nın en çok turist çeken şehirlerinden birisi. 13. ve 14. yüz yılda Scala Ailesi tarafından yönetilen şehir çok büyük bir zenginliğe kavuşmuş. O dönemde yapılan yapılar şehrin her tarafına yayılmış. 2000 yılında Unesco tarafından Dünya Miras Listesine alınmış.
Gezmeyi en çok istediğim ama gidemediğim İtalya’nın en büyük 3. amfi tiyatrosu olan Arena hala bugün bile bazı gösteriler için kullanılıyor. Eskiden gladyatörlerin de savaştığı bu amfi tiyatro eskiden 30,000 kişinin oturabildiği bir yerken simdi 22,000 kişiyi ağırlayabiliyor.
Bir başka zaman yeniden gelmek üzere 2 gece kaldığımız Verona’dan ayrıldık. Önce Esin’e Garda Gölünü göstermek için gölün kenarında arabayla biraz dolaşıp Garda kasabası kenarındaki bir tesiste yemek yedik ve sevgili arkadaşlarımızın yaşadığı Arona’ya gitmek için yola koyulduk.
Arona – 19-20 Eylül 2024
Akşam üzeri Arona’ya geldik, Benek ve Candemir bizi önce her zaman olduğu gibi restoranlarında sonra evlerinde ağırladılar. Arona’ya bu üçüncü gelişimiz, her seferinde hayran kaldığımız bu küçük kasaba hem doğal hem tarihsel hem de günlük yaşam açısından belki de İtalya’daki en güzel yer.
Maggiore Gölü kuzeyde İsviçre, güneyde İtalya sınırları içinde olan, bütün kıyı şeridi tamamen turistik tesislerle oya gibi işlenmiş bir yer. Arona kasabası gölün güneyinde yer alıyor ve oradan gölün kuzeyine doğru batı kıyısından gidince 3 tane adanın olduğu bir yere geliyorsunuz. Bu adalara tekne ile geçip iki tanesini gezdik. Borromeo ailesine ait olan bu adalarda 1600’lerde yapılmaya başlanan yazlık sarayı görmeniz lazım, şatafatın ne demek olduğunu anlayacaksınız.
Arona’da Benek ve Candemir’in restoranları B&T Gourmet, bölgedeki en iyi pizza restoranlarından birisi ve bize özel çok güzel yemekler yaptılar. O bölgeye giderseniz benim selamımı söylemeniz yeterli.
Burada da 2 gece kaldıktan sonra Fransa’nın Leman Gölü kıyısındaki orta çağ köyü Yvoire’e gitmek için yola çıktık.
Yvoire – 21 Eylül 2024
İki yıl önce geldiğimiz bu küçük köye Arona’dan gitmek için birkaç farklı alternatif yol vardı ama biz daha önce hiç geçmediğimiz bir rota olmasından dolayı Arona’dan kuzeye doğru çıkıp Alpleri, Google’ın önerdiği gibi, yaklaşık 20 km uzunluğundaki Simplon Tünelinden arabamızı trene bindirerek 20 dakikada geçmeyi düşündük. Ancak istasyona geldiğimizde trenin kalkmasına 50 dakika olduğunu ve sadece bir karavanın beklediğini görünce onun sahibi ile konuştuk. O da zamanımız varsa dağları dolaşarak da çıkabileceğimizi, manzaraların çok güzel olduğunu söyledi. Biz de bu yüzden yola beklemeyip çıktık.
Yollar belki kışın çok karlı olacağı için zorlu olabilir ama biz geçerken son derece rahattı ve gerçekten de manzaralar nefisti. Alpler zaten dev bir doğal kale gibi duruyor ve onun arasından geçerken insan kendini gerçekten küçük hissediyor.
Bu arada bu tünel ile ilgili biraz okuyunca, tünelin yapıldığı 1906’dan 1982’ye kadar dünyanın en uzun demiryolu tüneli olduğunu, 1982’de Japonya’da açılan Daishimizu Tünelinin bu unvanı aldığını ögrendim. Şimdi ise ondan da uzun tüneller var. Tünel teknolojisi diğer tüm teknolojilerde olduğu gibi son yıllarda büyük bir hızla arttı ve bu sayede taşımacılık da çok gelişti bütün dünyada.
Dağlardan geçerken bir köye saparak öğle yemeği yiyelim dedik ve Google’dan bulduğumuz bir dağ restoranına gitmek istedik. Ama yol o kadar dardı ki bazı yerlerde karşıdan araba gelse ne yaparız diye düşünmeden edemedik. Sonunda vardığımız restoran sadece rezervasyonla çalışıyormuş ve küçücük salonları tamamen doluydu. Bu yüzden bize sadece dışarıda içecek ikram edebildiler ve biz de dağ havası alıp yolumuza devam ettik.
Tren ile gelseydik çıkacağımız yer olan İsviçre’deki Brig’e biz dağları dolaşarak gelmiş olduk ve büyük keyif aldık. Brig’den sonra yol yüksek dağların arasında düz bir vadinin içinde ilerlemeye başladı. Yaklaşık 80 km olan bu yol sonunda Martigny isminde bir şehre kadar geldi. Vadinin güzelliğini görmeniz lazım. Alplerden doğan Rhone Nehrinin içinden geçtiği bu vadide dağların etekleri göz alabildiğince üzüm bağları, daha alçak yerler ise binlerce dönüm meyve ağaçları ile doluydu. Hepsi ayrıca öyle bakımlı, düzenli ve üzerleri meyve doluydu ki, insan gerçekten Alplerin tepesinde böyle bir manzara ile karışılacağını hiç düşünemiyor. Hava genelde 20 derecenin altındayken, bu vadide 27 derece civarında daha sıcak bir hava vardı. 80 km uzunluğunda doğal bir seranın içinden geçmiş gibi hissettik.
Bu arada vadinin içinden geçen Rhone nehri, Leman gölüne, gölün doğusundan dökülüyor ama güneybatısından da akmaya devam ediyor. Sonunda Akdeniz’e dökülen Rhone nehri, Po ve Nil nehirlerinden sonra Akdeniz’e en çok su boşaltan nehir.
Vadinin bitiminden sona yol bizi biraz daha kuzeye doğru götürdü ve Leman Gölü kıyısına kadar geldik. Bundan sonraki yaklaşık 60 km yol tamamen gölün güney kıyısından devam etti. Göl boyunca manzara, doğa, evler, tesisler birbirinden güzeldi. Saatlerce araba kullanabilirdim bu yol üzerinde. Bu arada gölün kuzey tarafı İsviçre’ye, güney tarafı Fransa’ya ait ama arada sınır olmadığı için bunu hiç hissetmiyorsunuz.
Yvoire’e daha önce gelişimizde hem akşam hava karardıktan sonra varmış hem de çok yağmur yağdığından tam tadını alamamıştık. Bu defa hem hava güzeldi hem de daha erken vardık ve köyün her sokağını dolaştık. Akşam yemeğimizi de orada tarihi bir restoranda yedikten sonra ertesi gün Cenevre’de yaşayan arkadaşlarımızın bir dağ köyü olan Samoens’deki evlerinde buluşacağımızdan onlara yakın bir yer olan Thyez’de bir otelde kaldık.
Thyez’de ben sabah Otis ile biraz yürüdüm, köyün ortasından geçen nehir kenarında dolaştık ve Samoens’e doğru yola çıktık.
Samoens’e giden yolda hem yol kenarlarında hem de dağların eteklerinde birçok küçük köy ve bu köylerde birbirinden güzel küçük evler gördük. Arkadaşlarımız Serdar ve Gözde, Cenevre’den buraya en fazla 1 saat içinde gelip hafta sonları kafa dinliyorlarmış. Zaten bunun için o kadar uygun bir yer ki, sanki başka bir gezegende yaşar gibi hissediyor insan kendisini. Kışın kar yağdığında tekrar geliriz belki diye düşündük.
Birlikte 3-4 saat zaman geçirdikten sonra akşamı geçirmek için Annecy’e doğru yola çıktık.
Annecy – 22 Eylül 2024
Dün akşamüstü yağmur altında geldiğimiz Annecy, büyük beğenimizi kazandi. Fransız Alplerinin İncisi veya Alplerin Venediği olarak isimlendirilen bu 130 bin nüfuslu şehrin old town denen bölgesinde kaldık.
Annecy Gölünün kuzey ucunda, Cenevre’nin 35 km güneyindeki Annecy’de, gölün içinden doğan ve old town içinden gecen kanallar ve Thiou nehri kıyısındaki rengarenk evler çok güzel. 1963’ten bu yana Animasyon Filmleri Festivali de düzenlenen şehrin %40’ı yeşil alan olarak korunmuş. 2015 yılında en çiçekli 9 Fransız şehrine verilen Altın Çiçek ödülünü almış.
Havanın yine çok yağışlı olması yüzünden çok fazla gezemesek de bu güzel kasaba gerçekten görmeye değer. Başka zaman gelip en az 3 gün kalıp hem şehrin sokaklarını daha detaylı görmek, hem de göl kenarında yürüyüp yeşil ve mavinin keyfini çıkarmak lazım.
Dijon – 23 Eylül 2024
Pazartesi sabah Annecy gibi çok güzel bir şehirden çıkıp rotayı nereye çevirsek diye düşünüp Dijon’da kalmaya karar verdik. Bu kararı verirken aslında ne beklediğimizi çok da bilmeden, sadece yolumuzun üzerinde olduğundan Dijon’a gidelim dediğimizi de itiraf edeyim.
Şehir merkezine çok yakın bir yerde bir ev tuttuk ve oraya da akşam üzeri vardık. Şehrin kenar mahallelerindeki evler bize ilk başta biraz bakımsız göründü ama şehir merkezine geldiğimizde bambaşka bir yere geldiğimizin farkına vardık.
Burgonya Düklüğünün 11. yüzyıl başından 15. yüzyıl sonuna kadar evi sayılan Dijon, bu dönemde büyük bir güç ve zenginlikle Avrupa’nın en önemli sanat, eğitim ve bilim merkezlerinden birisi haline gelmiş. Avrupa’nın orta çağdan modern çağa geçişinde, Burgonya Düklüğü anahtar bir rol üstlenmiş.
Dijon şarap üretim sistemlerindeki düzenlemeleri nedeniyle Unesco tarafından 2015’te Dünya Miras Listesine alınmış. Ayrıca hardalları ile ünlü olan bu şehirde üretilen hardallar, üretim sırasında başka yerlerde sirke kullanılırken burada bir tür ekşi üzüm suyu kullanılmasıyla fark yaratmış.
Birbirinden güzel ve heybetli binaların arasında ayrıca çok eski evler, bu evlerin altında dükkanlar vardı. Film seti gibi olan bu bölgede zaten Cyrano De Bergerac ve Üç Silahşorlar gibi çok önemli filmlerin bazı bölümleri çekilmiş.
Hava burada da çoğunlukla yağışlı olmasına rağmen biz Dijon’a gelmiş olmaktan dolayı çok mutlu olduk. Burası da keyifle en az 3 gün geçirilecek bir şehir.
Otelden çıktıktan sonra aslında aklımızda Luxemburg’a gidip kalmak vardı ama Esin ve Ayşegül bugün biraz yol alalım dediler ve Brüksel’e kadar gitmeye karar verdik. Esin burada müzik stajı yapan bir arkadaşı ile buluşup onunla biraz zaman geçirmek istediği için iki gece kalalım dedik.
Brüksel 24-25 Eylül 2024
Brüksel’e Salı gecesi geldik ve Çarşamba günü hiç araba kullanmadan biraz dinlendik. Tuttuğumuz ev Brüksel’in merkezi sayılan Grand Place’in hemen yanındaydı.
Akşam yemeği için dışarı çıktığımızda evden bir sonraki sokaktan Grand Place’e çıkınca şok olduk. Meydan, etrafında birbirinden gösterişli ve çok güzel ışıklandırılmış binalarla çevrilmişti. En görkemlisi belediye binası olan bu binaların her birinde farklı kurumlar varmış.
Sonraki sabah Otis ile yürüyüşümüz UK’e geçişte yaptırmak zorunda olduğumuz veteriner kontrolu için açık bulduğum en yakın kliniğe oldu. Hava hafif yağışlıydı ve ben 2.5km mesafedeki yere yürürken Brüksel’in biraz dışını da görmüş oldum.
Öncelikle ilk izlenimim Brüksel’de sokaklardaki insanların büyük çoğunluğunun yabancı kökenli oluşuydu. Biraz istatistiklere bakınca şöyle çok ilginç bir bilgi okudum. Brüksel’de ebeveyni başka ülkede doğmuş insanların oranı %74, bunların Avrupa dışında doğmuş olanların oranı %42. Ayni istatistiğe 18 yas altındakiler için bakınca oran sırasıyla %88 ve %57. Yani aslında Brüksel bir Belçika şehrinden çok bir göçmen şehri olmuş.
Bu kadar yüksek göç ve farklı kültürden insanın olduğu bir yeri yönetenlerin işi de çok zor sanıyorum. Bir de çok fazla turist alan bir şehir olunca burada yaşayanların oldukça stresli yaşadıklarını düşündüm doğrusu. Gördüğüm birçok Avrupa şehrine göre insanların yüzünde mutlu bir ifadeden daha çok kaygı vardı sanki.
Otis’i eve bırakıp ressam Magritte’nin sergisine gittim. Fotoğraflarını çektiğim bazı resimlerini paylaşıyorum. Bu özel sanatçının sergisine gitmek benim için Brüksel’deki en büyük kazanç oldu.
Özellikle Annecy ve Dijon’dan sonra gezmek için gelmek isteyeceğim bir şehir olmaz diye düşündüm Brüksel’i. Ya da gelirsem burada yaşayan ve burayı iyi bilen birisi ile gezmek lazım sanki.
Perşembe sabah Brüksel’den çıkıp Brugge’a geldik. Akşam Eurotunnel ile UK’e geçeceğimiz için günü Brugge’da geçirdik ve iyi ki de öyle yapmışız. Çünkü Brüksel’den çok beklediğimizi bulamamış olduğumuzdan bu gezinin son saatleri Brugge sayesinde çok güzel oldu.
Dun öğleden sonra 5 saat zaman geçirdiğimiz Brugge, masal şehirlerden birisi. Botla 35 dakikalık bir kanal turuyla yaptığımız gezinti bize şehri daha iyi gösterdi. Brüksel’den sonra bambaşka bir yere geldiğimizi hissettiğimiz bu şehir hem çok iyi korunmuş hem de turistik açıdan çok iyi organize olmuş.
Dantelleriyle unlu Brugge, Ayşegül’ün de gözdesi oldu. Bu küçük şehirde küçük ve estetik dükkanlarda alışveriş de çok keyifli.
Oradan çıkıp akşam Fransa’da Calais’deki Eurotunnel’a binip İngiltere’de Folkestone’a geçtik ve 2 saatlik bir yolculukla Londra’da evimize sağ salim ulaştık.
Toplamda 4700km yaptığımız Alaçatı-Londra yolculuğumuz da 14 gün sürmüş oldu. Şimdi biraz dinlenip gelecek yılda yeni rotalar için çalışmaya başlayacağım.
Categories: Bütün Yazılar, Geziler
Supersiniz, yolunuz her zaman açık olsun.
Bir yanda google hatitaları açarak okudum yazınızı, her bölümde kaldığınız yerleri haritadan inceledim böylece çok ilgi çekici bir özelliğe sahip simplon tünelini keşfetmiş oldum ben de. ileride benzer bir rotayı çizmek isteyen biri olarak kaldığınız yerlerle (otel veya airbnb) ilgili planlamanızı nasıl oluşturduğunuzu merak ettim açıkçası daha detay bilgi edinmek isterdim. Elinize sağlık çok güzel bir yazı.
Otel secimi kisisel tercih oldugu icin, cok ozel bir yer olmadigi surece kaldigimiz yerleri yazmiyorum. Booking uzerinden kopek kabul eden, otoparki olan, temizlik notu yuksek olan yerler filtre olarak kullandigimiz kriterler. Fiyat performans durumu da tabii ki onemli bir parametre.
Çok emek vererek yazılmış güzel bir özet. Paylaştığın için çok teşekkürler Erdem’cim.
Abi emeklerin için teşekkür ederim.
Yazı oldukça ayrıntılı ve seçilen görselleri yüklemek bile büyük işçilik.
Benim gibi yolculuğu sevmeyen birisinin bile iştahını açacak cinsten.
Anlatım dili çok güzel ve imla kuralları efsane.
Yeni gezi haberleri için beklemedeyiz…
Can Kömürcü – ByNoGame