Bu yıl da geçen iki yılda yaptığımız gibi 3. kez Londra’dan arabamızla eşim Ayşegül ve köpeğimiz Otis ile yola çıktık. Bu yolculuklar artık hayatımızın en renkli parçalarından birisi oldu ve hayatımızın sonuna kadar enerjimiz el verdiğince yapmayı istiyoruz.
Ben Instagram ve Facebook hesabımdan yol boyunca fırsat buldukça paylaşımlar yapıyorum ama hem hızlı yazmak zorunda kaldığımdan hem de bu mecralarda karakter sayısı sınırı olduğundan o mecraları aslında biraz günlük gibi kullanıyorum. Blogumdaki bu yazıları yazarken o paylaşımlar detayları hatırlamama da yardımcı oluyor, çünkü bu kadar hızlı ve çok yer görünce bazı detaylar çok hızlı hafızamdan silinebiliyor.

Bu yaz geçen yıllara göre çok daha uzun bir rota seçtik. Uzun zamandır aklımda olan bu rota için toplamda 4 haftalık ve 8000 km’lik bir yolculuk planladık. Geçen yıllardan farklı olarak Folkestone’daki Eurotunnel ile Calais’e geçmek yerine biraz daha güneye gitmiş olmak için Portsmouth’tan feribot ile Fransa’da Caen’e geçmeyi düşündük. Sonrasında rotamızı Atlantik kıyısından olabildiğince deniz kenarından olmak üzere Fransa, İspanya, Portekiz, Cebelitarık’a ulaşıp, Akdeniz kıyısından İspanya, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Türkiye olacak şekilde çizdik. Bu rota üzerinde 4 kez feribota binmeyi planladık:
- İngiltere-Fransa (Portsmouth’tan Caen’e)
- İtalya-Yunanistan (Birindisi’den Igoumenitsa’ya)
- Atina-Sakız
- Sakız-Çeşme
Bu yıl hedefimiz mümkün olduğunca küçük kasaba ve köylerde, yerel halka daha yakın olmak, doğayı da Otis ile sabah yürüyüşleri yaparak keşfetmek oldu. Bunun için de mümkün olduğunca otoyollar yerine ara yollardan gitmeyi tercih ettik. Yukarıdaki harita yola çıkmadan önce evde çizdiğim rota. Aşağıda bu rotadan sapmaları ve bütün diğer detayları yazmayı hedefledim.
Bu yazıyı yazmam zaman alacağı için yolculuğu bitirir bitirmez Twitter’dan yaptığımız rotanın haritasını paylaştım. Çok popüler bir başka hesap benim paylaşımımdan sadece haritayı alıp, ismimi vermeden ‘Bir vatandaş, İngiltere’den Türkiye’ye aracıyla gelmek için 27 gün yolculuk yaptı.’ açıklamasıyla çarpıtarak paylaşınca bu yolculuk bir anda viral hale geldi, 10 milyondan fazla kişi tarafından görüntülendi. Amacımızın tatil ve gezmek değil de sanki dolambaçlı yollardan arabayla memlekete gelen bir gurbetçiymişiz gibi yapılan bu paylaşımların altına binlerce ve bazıları çok komik yorumlar da yapıldı. Türk insanının mizah anlayışına hayran kalmamak mümkün değil gerçekten.
Genelde geyik olan bu mesajların arasında nadir de olsa meraklı bazı insanlar detayları öğrenmek istedi. Bu nedenle gezinin hangi şehirlerde geçtiğinin detayına girmeden önce çok sorulan soruların bazılarını cevaplamak istiyorum.
- Birçok insan arabamı merak etti ne kadar benzin harcadığımız sordu. Arabamız 2019 model BMW X5. Yol boyunca 1.500 euro civarında benzin harcamamız oldu. Feribotlara yaklaşık olarak 1.200 euro ödedik. Otoyol geçişlerinde de sanırım 300 euro civarında harcamışızdır.
- Konaklamalarımızı merak edenler oldu, 27 gün boyunca daha çok booking.com üzerinden üç kriterle yer aradık. Bunlar sırasıyla köpek kabul etmesi, güvenilir bir otoparka sahip olması ve temizlik puanının yüksek olması. Ortalama kahvaltı, otopark ve Otis için ek ödemeler dahil gecelik 200 euro civarında fiyatı yerlerde kaldık. Çok daha ucuza ya da pahalıya kalınabilecek yerler de bolca vardı.
- Otel rezervasyonlarımızı genelde önceden yapmadık, yolda nerede kalmak istersek orada karar verdik ve yer bulamamak gibi bir sorun yaşamadık.
- Feribotlarda Portsmouth-Caen arasında kopekleri sadece özel kamara alırsanız yanınıza alabiliyorsunuz, yoksa arabada bırakmak zorundasınız. Diğerlerinde hep yanımızdaydı Otis.
- Otis’in belgelerine sadece UK-Fransa sınırında bakıldı, onun dışında hiçbir yerde soran bile olmadı.
- Otis ile yolculuk yapmak hiç zor olmadı. Çok uyumlu ve English Springer Spaniel cinsi bir köpek olan Otis sayesinde çok sayıda güzel insanla sohbet şansı yakaladık. Dezavantaj diyebileceğim tek şey, köpek kabul etmeyen oteller, restoranlar, müzeler hatta kumsallar olmasıydı ama onlar yerine gittiğimiz belki de daha güzel yerler oldu.
- Sağdan direksiyonun zorluk yaratıp yaratmadığı çok soruldu. Arabada yalnız olsaydım otoyol giriş çıkışlarında bilet almak ya da ödeme yapmak sorun olabilirdi, çünkü bunları solda oturan biri olmazsa yapmanız imkansız, inip yapmanız gerekir. Bizim durumumuzda eşim Ayşegül genelde solda oturduğu için ona kaldı bu iş. Onun dışında hiçbir sorunla karşılaşmadık.
- Bu sorular dışında yapılan yorumların büyük çoğunluğu yaptığımız gezide gördüğümüz yerler ya da yaşadığımız tecrübelerle alakasız yorumlardı. Yolculuğun maliyetine duyulan merak yolculuğun kendisine duyulandan fazlaydı ve insanlarımızın bu durumda olması da oldukça üzdü beni.
Yazıyı 4 haftaya ve her haftanın içinde hangi gün nerede kaldığımıza göre bölerek yazmaya çalıştım. Tamamı oldukça uzun bir yazı oldu, farkındayım ama böyle uzun bir yolculuğu daha kısa yazmam mümkün değildi. Bir defada değil de parça parça okumayı tercih edebilirsiniz belki. Fotoğrafları çok da fazla seçmeden koydum, çünkü onları da tek tek seçmeye kalkarsam bu yazıyı yayınlamam çok daha uzun süre alacaktı. Artık yayındayken de zaman buldukça düzeltmeler yapmayı hedefleyeceğim.
Yazının altına her türlü öneri ve eleştirinizi yazabilirsiniz. Umuyorum okurken biraz olsun sizlere deneyimlerimi aktarabilir ve ilham verebilirim.
Keyifli okumalar.
Londra’dan Porto’ya (1.Hafta)

Portsmouth – 28 Mayıs 2024
Portsmouth’a 23:00’da kalkacak feribotun check-in işlemleri için 21:00’de orada olmamız gerekiyordu. Londra’dan 2 saatlik bir yol da olduğunda evden 18:00 gibi yola çıktık. Otis’in Avrupa Birliği pasaportu olduğu ve aşıları da muntazam olduğundan hiç sorunsuz feribota bindik. Ancak feribotta köpeğimizle kalabileceğimiz kamara kalmamıştı. Biz de arabada uyuruz ve Otis’i yalnız bırakmayız diye düşündük. Ama araba içinde yolcu kalmasına izin vermediklerinden biz yukarıya çıktık ve Otis’i arabada bırakmak zorunda kaldık.
İlk defa arabada ve yalnız bu kadar uzun süre kalması canımızı sıktı ama daha da kötüsü biz de geceyi pek de rahat olmayan yolcu koltuklarında ve klimalar yüzünden soğuk bir salonda geçirmek durumunda kaldık. Yolculuk bu şekilde maceralı ve rahatsız başladı ama canımızı çok da sıkmadık doğrusu. Feribotta yemek servisi ve içki servisi gayet başarılıydı, özellikle bir şişe Bordo şarabı bizi sakinleştirdi.
Sabah Caen’e geldiğimizde hava yağışlı ve soğuktu. Geceyi de rahatsız geçirmiş olduğumuzdan Caen’de fazla kalmadık, sadece bir kahve içmek ve Otis’e ihtiyaç molası vermek için bir kafede durduk. Sonra planladığımız gibi Saint Malo adındaki ilk sahil kasabasına doğru yola çıktık.
Saint Malo’da yağmur şiddetini daha da artırsa da ıslanmayı göze alıp bu güzel şehri dolaştık ve bir balık restoranında öğlen yemeği yedik. Burası uzun yıllar boyunca granit kayaları sayesinde çok korunaklı bir liman şehri olmuş. Şehri arabayla da baya bir dolaştık. Surların arkasında oldukça güzel bir mimari ile yapılmış binalar ve büyük bir katedral var. Hava kötü olmasına rağmen çok sayıda turist de var. Sezonda ve iyi havada tıka basa dolu bir yer olacağını tahmin ediyorum buranın. Yolunuz bu bölgeye düşerse Mont Saint Michel’e de yakın bu şehri görüp Atlantik okyanusundan çıkmış deniz ürünlerini yemenizi öneririm.
Vannes – 29 Mayıs 2024
Saint Malo’dan öğleden sonra yola çıkıp akşam üzeri Vannes’e geldik. Burası orta çağdan kalma 80 bin nüfuslu bir kasaba. Sokaklardaki evler fotoğraflardan da görüldüğü gibi çok eski, bazıları 500 yıllık bu evler çok iyi korunmuş. Birçoğu restoran ya da mağaza olarak kullanılıyor. Denizden içeriye bir kanal yapılmış ve bu çok korunaklı bir marina gibi. Kanalın iki tarafında da çok güzel yürüme yolları var. Otis ile aksam yağmurlu olduğu için çok yürüyememiştik, sabah acısın çıkardık.
Harita üzerinden bu şehrin olduğu yere bakarsanız, Vannes’in, Atlantik Okyanusunda Biskay Körfezi içinde neredeyse bir iç deniz gibi olan Morbihan Körfezi’nin ve onun içinde de daha küçük bir iç deniz kenarında kurulduğunu görebilirsiniz. Bu yüzden su sporları için çok uygun doğal bir ortam oluşmuş burada.
Buradan öğleyin geçen yıl geldiğimiz La Rochelle’e gitmek üzere yola çıktık. Normalde Vannes’den La Rochelle’e otoyol kullansak 3 saatte gelebilecekken tamamen Atlantik kıyısında ara yollardan birçok yere girip çıkarak 8 saatte geldik ama çok büyük keyif aldık.
Bu bölge büyük nehirlerin okyanusa yayılarak döküldüğü ve bu yüzden çok geniş bir alanda deltalar oluşturduğu bir yer. Her yerde küçük göletler, kanallar ve bunların arasında çok sevimli köyler, birbirinden güzel ve sanırım çoğu yazlık olarak kullanılan evler var.
Rotamız sırasıyla Guerande, Saint Nazaire, Saint Jean de Months, Les Sables d’Olonne üzerinden La Rochelle oldu. Özellikle Guerande tam benim sevdiğim tarzda ve çok iyi korunmuş bir orta çağ kasabası. Burada o bölgeye özel midye ve patates kızartması yedik.
Bu bölgenin en önemli özelliklerinden birisi salt marshes dedikleri tuz bataklıkları. Gelgit sonucu oluşan bu bataklıklar binlerce dönüm araziye yayılıyor ve tuz üretimi yapıldığı gibi dünya için ciddi bir filtre görevi görüyor. Okuduğuma göre tuz bataklıkları biyo çeşitliliğin cenneti olarak nitelendiriliyor ve fırtınalara karşı doğal bariyer görevi görüyorlar. Aynı zamanda atmosferdeki karbonu tropik bir ormandan elli kat daha hızlı depolayabilirmiş. Sadece bu bölgeye gelip her yerin tadını çıkararak 1 hafta kalmak lazım. Doğası benim çok ilgimi çekti ve öğrenecek çok şey olduğunu gördüm.
Bu arada hem otel fiyatları hem restoranlar Türkiye’ye göre çok daha ucuz, insanlar çok sıcakkanlı. Kazıklanma hissi hiç yok. Keşfederek ve sıra dışı tatil yapmayı sevenlere kesinlikle öneririm bu bölgeyi.
La Rochelle – 30 Mayıs 2024
Akşam biraz geç geldiğimiz La Rochelle’de burada yaşayan arkadaşım Tolga Pamir ile yemek yiyip bir şeyler içtikten sonra sabah Otis ile yürüyüş yaptık. Geçen Ekim ayında burada iki gece kaldığımız için şehri zaten az çok tanıyordum. Burası bizim en çok sevdiğimiz yerlerden birisi, bir insanın arayacağı her şey bir arada. Deniz, tarih, park, yemek, ulaşım rahatlığı, estetik vs. Bir gün Fransa’da yaşamayı düşünsem ilk seçeneklerimden birisi burası olurdu.
Buradan sabah ayrılıp yakındaki Rochefort’a uğradık. Burada Charente nehri kenarında 1666 yılında askeri bir tersane kurulmuş ve bir zamanlar Fransa’nın bu konudaki en büyük merkezi olmuş. Şimdi müze olan bu tersaneyi çok zamanımız olmadığı için bahçesinde turlayarak ziyaret etmiş olduk.
Daha sonra yolda levhasını gördüğümüz Pons ilgimizi çekti ve oraya saptık. İçinde 12. Yüzyıldan kalma yapıların olduğu bu yerde yemek de yiyelim dedik ama saat 14:00’de yemek servisi bittiği için yiyemedik. Yol boyunca doğru dürüst açık bir yer bulamadık ve bir köyden geçerken kafemsi bir yerde durduk. Kahve ve normalde hiç yemeyeceğim ekmek ağırlıklı bir sandviç ile akşama kadar idare edelim dedik. Bundan sonrasında da otele kadar hiç durmadan Bordeaux’un da içinden geçtik. Aslında zaman olsa kıyıdaki Arcachon’a da uğramayı ve ünlü kum tepeleri olan Dune de Plat’ı da görmek istiyorduk ama bunları da başka bir zamana deyip pas geçtik.
Bidart – 31 Mayıs- 1 Haziran 2024
Fransa’nın İspanya sınırına en yakın noktasındaki Bidart’ta kaldığımız otel 1560 yılından kalma bir çiftlik evinden 20 yıl önce otele çevrilmiş. Odaların hepsi birbirinden farklı ve özenle dekore edilmiş. Hem eski orijinal halini korumuş hem de son derece keyifli ve rahat bir yer olmuş. Normalde bir gece yer ayırtmama rağmen hemen bir gün daha uzattık kalış süremizi.
Doğanın içindeki otelimize yakın bir restoranda da yemek yedik. Orası da oldukça popüler bir yermiş, baya bir kalabalık vardı. Yemekler de hem çok lezzetli hem de oldukça uygun fiyatlıydı. Zaten artık Avrupa’daki birçok ürün fiyat, miktar ve kalite olarak Türkiye’ye göre çok daha uygun hale gelmiş durumda. Ülke olarak fakirleşmek bu sanırım.
Sabah şakır şakır bir yağmurla gözümüzü açtık ama sonra masmavi bir gökyüzü oldu da yürüyüşümüzü yapabildik. Her yerden suların aktığı bu bölgede ayrıca termal su da var. O yüzden her yerden yeşillik fışkırıyor.
Öğleden sonra arabayla biraz etrafı keşfetmek ve sonra da İspanya’ya geçip San Sebastian’da akşam yemeği yemeyi planladık. Kaldığımız otel Biarritz’e çok yakın, önce sahilden oraya gittik. Burası Bask bölgesinin en seçkinlerinin tatil yaptığı, çok güzel yazlıkların ve otellerin olduğu büyükçe bir yer. Özellikle sörf meraklılarının çok sevdiği bir yermiş.
Oradan Bidart üzerinden ara yollardan İspanya’ya geçip 40 km uzaklıktaki San Sebastian’a geldik. Ben genelde çok turistik yerlerden uzak durmaya çalışırım, burası da bize en çok tavsiye edilen yerlerden olduğu için biraz ön yargılı geldim. Ama ilk andan itibaren şehir insani içine alıyor. Fransa sahilleri çok sakinken burada birden kalabalık, canlı, hayat dolu bir yerde bulduk kendimizi. Mimarisi 5-6 katlı ama oldukça estetik apartmanlardan oluşan şehirde her yer restoran ve kafe dolu. Çoğu da tapas restoran ve belki hafta sonu olduğu için ekstra bir kalabalık vardı.
Urumea nehrinin Biskay Körfezinden denize döküldüğü yerde kurulu olan San Sebastian’ın en büyük gelir kanalı turizm. Gurme turizminin en önemli merkezlerinden birisi olan şehrin Donostia diye bir adı daha var. 200 bin kişinin yaşadığı bu güzel şehirde San Sebastian Film Festivali ve Jazz Festivali gibi önemli etkinlikler de düzenleniyor. Şehir merkezinde yay gibi bir kumsal da var, gel git ile suyun sürekli yer değiştirdiği bu kumsal da turistlerin doldurduğu yerlerden. Yapacak çok şey olan bu güzel şehre gelip 3-4 gün keyifle kalınabilir.
Aksam 9’a kadar orada kaldık ve karnımız doymasına rağmen farklı birkaç restoranda tapas yedikten sonra, çok hareketli olduğunu tahmin ettiğim gece hayatından kaçıp tekrar Fransa’daki sakin otelimize döndük.
Aviles – 2 Haziran 2024
İki gece kaldığımız Bidart’tan ayrılıp keşif modunda sahilden ilerlemeye başladık. Önce Zarautz’a geldik, daha çok kumsala bakan yüksek apartmanların ve otel binalarının olduğu çok da beğenmediğimiz bu sahilde bir kahve içip yavaşça hareket ettik. İnsanların kalabalık halde yürüdüğü sahil yolunu takip edince aslinda hemen ileride çok daha şirin başka bir yer olduğunu gördük. Getaria adındaki bu yeri tesadüfen gördük ama aslında çok güzel ve tarihi bir yere gelmişiz. Dünyayı dolaşan ilk yelkenci olan Juan Sebastian Elcano buralıymış. Google’da kendisi ile ilgili oldukça güzel bilgiler var, okumanızı tavsiye ederim.
Getaria’nın odun ateşinde balık ve beyaz şarapları çok ünlüymüş ki biz bunu kiloluk bir kalkan ile deneyip test ettik, gerçekten parmaklarımızı yaladık. İstanbul’da ünlü kalkan balıkçısı Kahraman’da ödeyeceğimizin dörtte birini vermişizdir en fazla.
Buradan Bilbao’ya doğru yola çıktık. Coğrafya bizim Karadeniz kıyıları gibi dik yamaçlı ve bol yeşillikli dağlık bir hale büründü. Bu yamaçlar arasından denize dökülen birçok büyük nehir üzerinden geçtik. Google’a sorduğumda İspanya’da toplamda 1800 nehir varmış. Aynı soruya Google Türkiye için 107 diye cevap veriyor. Ama bir de nehirlerin debisine bakmak lazım, çünkü bizim üzerinden geçtiğimiz nehirlerin çoğu tekneler yüzecek kadar büyüktü.
Bilbao beni hayal kırıklığına uğrattı. Arabadan hiç inmeden şehrin içinde baya bir tur attık, belki doğru yerleri de göremedik ama sadece coğrafyası değil mimari anlayışını da Karadeniz’e benzettim ben. Yüksek ve estetik kaygısı olmayan çok fazla apartman vardı. Belki düz toprak alanın azlığı insanları mecburen apartman yapımına zorluyor ama en azından bunları da biraz estetik kaygı ile yapmalarını bekliyordum ben.
Sonraki durağımız ise yine hızlıca geçtiğimiz Santander oldu. Burası da bana çok parlak gelmedi doğrusu, Bilbao gibi aynı şekilde çok fazla site halinde ya da tek tek apartmanlar vardı. Orada da El Sardinero adındaki plajına gidip biraz yürüdük ve saat de ilerlemiş olduğundan akşam kalacağımız Aviles’e toplamda 450km yapmış olarak geldik.
Aviles 80 bin kişinin yaşadığı Gijon’a bağlı bir ilce. Merkezindeki eski evleri, çok değişik taşlarla döşenmiş yolları, şehrin merkezindeki harika bir parkı ile bizim beğenimizi kazandı. Bilbao ve Santander’de kalmayıp buraya gelerek doğru tercih yaptığımızı düşündük.
Akşam yemek için çıktığımız restoranların da olduğu bölgede Pazar akşamı olmasına rağmen hayat canlıydı. Fotoğraflarda gördüğünüz girişlerinde yan yana sütunlar olan evler, restoran, mağaza, kafe gibi yerlere dönüştürülmüş ama eski havasını da korumuş. Burada dolaşırken nedense kendimi henüz küllerin altında kalmamış haliyle Pompei’de yürüyormuşum gibi hissettim.
Aviles daha çok bir endüstri yeri aslında. Merkezinden denize dökülen Aviles nehrinin ağzı aynı zamanda bir liman görevi görüyor buradaki sanayi için. Belki hem sanayi hem de turizm geliri olması sayesinde daha kalıcı bir güzelliğe sahip olabiliyor.
Şimdi La Coruna’ya doğru yine keşif modunda dura dura gidiyoruz. Doğa çok cömert davranmış bu bölgeye ama insanlar bence daha dikkatli olabilirlerdi. Betonarme evler, yol boyunca bizdeki gibi plansız serpiştirilmiş her yere. Bazen kendimi Türkiye’ye gelmişim gibi hissediyorum doğrusu. İspanya Avrupa’da Fransa, Almanya, Hollanda gibi diğer gelişmiş ülkelere göre ekonomik olarak daha geride olduğu için estetik kaygısı da daha az galiba. Üstüne okunacak ve araştırma yapılabilecek bir konu sanırım estetik kaygı ve ekonomik gelişmişlik durumu.
La Coruna – 3 Haziran 2024
Bugün Aviles’den çıktıktan sonra La Coruna’ya (bu arada Galiçyalılar A Coruna diyor, halk kısaca Coruna da diyor) doğru giderken önümüze çıkan farklı yerlere de girelim ve beğenirsek de kalalım diye otel rezervasyonu yapmadık.
İlk durağımız Aviles’in hemen yanındaki Salinas oldu. Plajı ile ünlü olduğu söylenen bu tatil beldesinde her yer yazlık ev ve apartmanlarla doluydu, bize çok çekici gelmedi ve durmadan yola devam ettik.
Yolda San Esteban diye bir levha ilgimizi çekti, hadi bir bakalım diye ana yoldan çıktık ama oraya değil de öncesindeki Aguilar Plajı diye bir yere saptık. Burada denize girmeyi düşündüm ama sonra hem suyun oldukça soğuk oluşu hem de rüzgar yüzünden hasta olma riskini göze alamadım. Oradan da yukarıya çıkınca Muros diye bir köye geldik. Köy evleri tamamen bizim köy evleri gibiydi, benzerliğe şaşmamak elde değil.
Oradan da devam ettikten sonra levhasını gördüğümüz için saptığımız diğer bir yer Luarca oldu. Burası eski bir balıkçı kasabası ve her şey çok eski görünüyor ama kendi içinde bir karakteri var. Bu bizim çok hoşumuza gitti ve öğle yemeğini de orada yiyelim dedik. Ancak saat 14:00’ü geçtiğinden çoğu yer kapalıydı yine. Önünden geçtiğimiz ve adı da La Troya olan çok hoş bir kafe-bar tarzı bir yere girdik. Dekorasyonu böyle bir yerde beklenmeyecek kadar güzeldi. Yıllar boyunca biriktirilmiş ve koleksiyon haline getirilmiş oyuncaklar ve maketler doluydu her yer. Nefis caz parçaları çalan mekanda kendi tasarımları olan hamburgerlerden yedik. Sahibine Troya’nin bizim memleketimizde olduğunu söyleyerek tadı damağımızda kalarak ayrıldık mekandan.
Yol boyunca her yer üzerinden viyadüklerle geçtiğimiz vadiler, nehirler, ormanlar ile doluydu. Ormanlarda en çok dikkatimi çeken de okaliptüs ağaçları oldu. Bunu araştırdığımda bu ağaçların 19. yüzyılda Avustralya’dan rahiplerin getirdiği tohumların buranın iklimine çok uygun olması ile hızla yayılması sonucu oluştuğunu ögrendim. Çok fazla su tüketen bu ağaçlar için her yer su olan bu bölge çok uygun olmuş. Tıp dahil birçok alanda kullanılan bu ağaçların en kötü yanı ise çok kolay tutuşması nedeniyle yangın olursa çok hızlı yayılması.
La Coruna’ya arada durmadan 18:30 gibi geldik. Yorgun olduğumuz için otel bakarken yüzme havuzlu olan bir oteli seçtik ki, okyanusa giremedik bari havuzda yüzelim dedik. Neyse ki kaldığımız havuzu okyanus suyu ile doldurup ısıtıyorlarmış, iki dileğimizi de dolaylı olarak gerçekleştirmiş olduk.
La Coruna İspanya’nın en kuzey batısında bulunan canlı bir şehir. Şehrin içinden denize girilebilen kumsallar var. Bir yarımada üzerinde kurulu olan şehirde sürüklenen kumlar sayesinde çok güzel kumsallar oluşmuş. Şehre girdiğimiz anda hafta içi ve hava 19 derece civarında olmasına rağmen sokaklar şortlu, mayolu insanlarla doluydu.
Ara sokaklarda yine çok sayıda tapas restoranlar vardı. Özellikle ahtapot ızgara hemen her restoranın menüsünde var. İlgimi çeken konulardan birisi de insanların yemeklerde daha çok bira tercih ediyor olmaları. Dünyada Fransa ve İtalya’dan sonra en çok şarap üreten 3. ülke olmasından dolayı şarap daha çok tercih edilir diye düşünüyordum ben.
Diğer dikkatimi çeken konulardan birisi de evlerin pencerelerinin beyaz ve küçük çerçevelerden oluşması ve bütün cepheyi kaplamasıydı. Çoğu bina özellikle bu şekilde yapılmış, neden öyle olduğunu araştıramadım ama eski yeni birçok evde bu tarz kullanılmış. Hatta bu yüzden buraya Kristal Şehir diyenler de varmış.
Limana yanaşan cruise gemisinin adı Anthem of the Seas, tam 4905 yolcu kapasiteli dünyanın en büyük gemilerinden. Sabah uyanınca karşımda gördüm ve kocaman bir apartman dikilmiş gibi hissettim. Bugüne kadar hiç cruise gezisi yapmadım ama deniz olduğunu hissetmezsin sanki gibi geliyor bana.
Deportivo La Coruna futbol takımı yüzünden bende hep sıcak bir izlenim bırakmış olan bu şehri görmek güzel oldu ama yeniden gelmeyi düşünmem herhalde.
Coruna – Porto Arası – 4 Haziran 2024
La Coruna’dan Porto’yu hedefleyerek yola çıktık. Normalde hiç durmadan 300 km olan bu yolu 3 saatte alabilirdik ama biz tam 12 saatte geldik. Çünkü yolda beklemediğimiz kadar güzel yerler gördük.
La Coruna’dan 75 km güneye giderken uğradığımız Santiago’nun Hristiyanlar için Roma ve Kudüs ile birlikte en önemli 3 hac yerinden biri olduğunu, Hz. İsa’nın 12 havarisinden birisi olan St. James’in mezarının burada olduğunu, bu yüzden de yüzlerce yıldır dünyanın her yerinden milyonlarca insanın ziyaret ettiği bir yer olduğunu tesadüfen öğrendik.
Bazen kendimi gerçekten çok cahil hissediyorum, neredeyse bu kadar yakınından geçtiğimiz bu şehirde durmayacaktık ve çok büyük bir fırsatı kaçırmış olacaktık. Şunu çok net söyleyebilirim, İspanya’da bu gezimizde şu ana kadar gördüğümüz en güzel yer açık ara Santiago. 1985’ten bu yana UNESCO Dünya Miras listesinde de yer alan bu şehir mutlaka görülmeli, hatta 2-3 gün zaman geçirilmeli.
Ben tanrı inancı olan bir insan olmadığım halde, o kadar heybetli, estetik ve etkileyici tasarlanmış bir şehir ki burası, bir de inanıyor olsaydım daha da yoğun bir huşu içinde dolaşırdım bütün sokakları. Sanırım buralara bu kadar emek, para, zaman harcanmasının temel nedeni de bu, bu heybet karşısında Tanrının fikrini pekiştirip insanın kendini zavallı hissetmesi ve teslim olmasını sağlamak. O teslimiyet duygusuyla sorgulamadan katedralin içinde bir mum yakmak için bile para bağışlıyor insanlar, Tanrının sanki bir mum parasına ihtiyacı varmış gibi.
Santiago’da 3 saat kadar kalıp güneye ara yollardan devam edip deniz görelim diye Sanxenxo adında bir sahil kasabasını hedefledik. İspanya’nın Atlantik okyanusuna bakan tarafta Portekiz sınırına yakın bölümde 4-5 tane büyük körfez var, bunların hepsini görmek çok zaman alacağı için bir tanesini seçtik ve Santiago’dan yaklaşık 1 saatlik bir yolculukla Sanxenxo’ya geldik.
Buraların en temel geçim kaynağının turizm olduğu yazlıklardan ve otellerden anlaşılıyor. İlginç olan şeylerden birisi denizin üzerine inmiş olan bulut körfez boyunca devam edip karaya da çıkıyordu. Biz arabayla bu bulutun içine girdik ve hava birden 7-8 derece düştü. Tamamen sisli bir ortamda 4-5 km ilerlemek durumunda kaldık. Ayni durum San Francisco’da da Golden Gates köprüsü üzerinde oluşuyordu, sanırım benzer bir hava durumu oluşuyor burada da.
Kıyı boyunca ilerleyip körfezin dibindeki Pontevedra’ya kadar vardık. Körfezde denizin ortasında küçük adacıklar seklinde istiridye çiftlikleri vardı bol miktarda. Bir kumsalda durduk, denize girsem mi diye düşündüm yine ama su hem çok berrak gelmedi hem de hala ciddi soğuktu.
Porto’ya doğru ana yoldan ilerlerken İspanya Portekiz sinirini geçmeden hemen önce Tui adında küçük bir kasaba gördük, oraya saptık, belki güzel bir balık restoranı buluruz dedik ama iyi bir şeye denk gelemedik ve devam ettik, iyi ki etmişiz.
Çünkü Portekiz’e geçtikten sonra Ponte de Lima levhasını gördük, yine keşif modunda oraya da sapalım dedik ve bir nehir kenarında harika bir kasabaya denk geldik. Bu küçücük kasabada çok güzel tarihi binalar, nehir kenarında heykeller, bunların aralarında çok kaliteli restoranlar, masalar arasında tanışmadıkları halde birbiriyle sohbet eden insanlar gördük.
Otis sayesinde zaten herkes bize büyük bir sempatiyle bakıyor ama oturduğumuz restoranın bir de tekir kedisi olunca ve Otis bütün ciddiyeti ve sorumluluk bilinciyle kediye odaklanınca bütün restoranda dikkatler bize döndü. Neyse ki, Otis terbiyesini koruyup saldırmadı da rezil olmadık.
Bu köyde tarihi taştan bir köprüyle geçilebilen diğer tarafında insanların evleri ve tarlaları var daha çok. Biz arabayla o tarafa da geçtik, üzüm bağları içindeki bu güzel köyde 3-5 gün kafa dinlemek çok güzel olurdu diye düşündük.
3 saatlik Coruna-Porto yolunu 12 saatte alınca Porto’daki otele gece yarısı vardık tabii. Burada bir gece daha kalacağız ve bugünü dinlenerek araba kullanmadan geçireceğiz. Yola çıkalı tam 1 hafta oldu ve toplamda 2400 km yol aldık. Şu anda tam planladığım zamanda planladığım yerdeyiz.
Porto’dan Cadiz’e (2.Hafta)

Porto – 4-5 Haziran 2024
Porto’ya geç saatte karanlıkta geldiğimiz için şehri göremeden uyuduk. Zaten şehri araba kullanmadan görmek için merkezde bir otelde 2 gece rezervasyon yaptırmıştım. Ertesi sabah erkenden Otis ile şehirde yürümeye çıktık.
Porto hep merak ettiğim ama buna rağmen çok da araştırmadığım bir şehirdi. O yüzden yürürken her gördüğüm şey yeniydi benim için. Douro Nehrinin kuzeyinde yer alan şehrin adı Porto, güneyinde yer alanın ise Gaia olduğunu yeni ögrendim mesela. Bu iki şehir arasında 6 tane birbirinden güzel köprü var. Nehirde tekne gezisi yaparak bütün köprülerin altından geçip hikayesini dinledik.
Sabah yürüyüşünde edindiğim ilk izlenim oldukça kötüydü aslında. Çünkü Porto, Unesco Dünya Miras Alanı Listesinde yer alan bir şehir ama tarihi bölgedeki binalar ne yazık ki hiç de iyi korunmamış. Bu her biri şaheser sayılabilecek tarihi eserlerin arasına hatta bitişiğine yıllar boyunca plansız ve kaçak olduğu her halinden belli olan bir sürü bina yapılmış. Binaların arasında çöpler, evsiz insanlar vardı bolca. Bu hali beni çok şaşırttı doğrusu ve iki günü buraya harcamakla hata yaptığımızı bile düşündürttü.
Ancak öğleden sonra Ayşegül ile nehir kıyısına inince bambaşka bir Porto çıktı karşımıza. Nehir boyunca çoğu turist olan insanla dolu restoranlar, sokak müzisyenlerinin çaldığı parçalarda dans eden insanlar, çok lezzetli yemeklerle cennet gibi bir yere dönüşmüştü şehir. Hiç kalkmadan akşama kadar orada oturmak istedik.
Aksam tarihi yerleri bir kere daha gezdik, bu defa karanlık çirkinlikleri kapatmış, bütün sokaklarda insanlar restoran, bar, kafeleri doldurmuştu. Porto bence öğleden sonra yaşamaya başlayan ve gece yarısına kadar ayakta kalan bir şehir. Ama gelir dağılımının eşitsiz olduğunun çok net görüldüğünü söyleyebilirim. Zaten bu konudaki istatistiklerde de Avrupa Birliği ortalamalarının altında kalan bir ülke.
İki gece kaldıktan sonra Port’dan ayrıldık ve güneye doğru nerede kalacağımızı bilmeden keşif amaçlı yola koyulduk.
Porto – Peniche arası – 6 Haziran 2024
300km civarındaki yolu tamamen ara yollardan ve sürekli durup gezdiğimiz için toplamda 10 saat sürede aldık. Porto Peniche arasındaki bu yolda gördüğümüz ve ziyaret ettiğimiz yerler sırasıyla şunlar: Espinho, Aveiro, Coimbra, Nazare, Obidos, Peniche.
Espinho Porto’nun hemen güneyinde bir tatil merkezi, kumar oynanabilen casinolar için de gelen çok kişi varmış, ama burası bizim çok ilgimizi çekmedi ve arabayla kısa bir tur yapıp yola devam ettik.
Aveiro, kendi ismi ile anılan bir lagün içindeki bir tatil şehri. Google’dan nasıl bir coğrafyada olduğuna yakından bakmanızı öneririm. Burayı çok sevdik, tarihi eserleri çok iyi korunmuş, sokaklar tertemiz, kanalda gondol gezileri olan, çok canlı birkaç sokakta çok lezzetli deniz ürünleri servis eden restoranları olan, çok dost canlısı bir esnaf ile bizim gönlümüzü kazandılar. Burayı görmenizi tavsiye ederim.
Biraz yol almış olmak için sahilden biraz uzaklaşıp Coimbra’ya kadar gittik. Burasının Portekiz’in 1255 yılına kadar Lizbon’dan önceki başkenti olması nedeniyle keşfedilecek bir şeyler vardır diye düşündük. Şehre girer girmez bütün yollarda çalışma olduğunu görünce şehrin içinden geçen Mondego Nehri kenarındaki çok geniş bir parka gitmeye karar verdik. Çünkü Otis’i bir süredir serbest bırakamadığımız için enerji patlaması yaşamak üzereydi. Burada parkta top oynattım, nehirde yüzdü ve biraz stres atıp enerjisini boşalttı.
Parkta oyun oynadıktan sonra biraz dinlenmek için bir banka oturduğumuzda yanımızda oturan Ganalı birisiyle sohbete başladık. Daha önce Londra’da yaşamış ve orada çalışmış bu 45 yaşlarındaki adamla uzun uzun sohbet ettik. Bulabilirse inşaatlarda çalıştığını, bir başka kişiyle bir odayı paylaştığını, eşinin ve 4 yaşındaki kızının Gana’da olduğunu, 2 yıldır onları göremediğini ve para biriktirmeye çalıştığını söyledi. Yaşam koşullarının Portekiz’de daha iyi olduğunu düşünerek Londra’dan buraya geldiğini ama buradaki hayatın da çok zor olduğunu anlattı. Kendi yaşantımızla kıyasladığımızda insanların büyük çoğunluğunun ne kadar farklı dertlerle uğraştığını düşündük.
Sonraki durağımız Nazare adında bir sahil kasabası oldu. Burada sahile kadar arabayla geldik, sahil boyunca belki 30 tane kumsal voleybolu maçı yapan takım vardı. Kumsal çok güzel olmasına rağmen denize giren hiç kimse yoktu. Orada kalsak mi diye bir düşündük ama sonra oteller çok da çekici gelmedi ve yola devam ettik.
Ayşegül’ün Portekiz’de görülecek yerler listesinde yer alan Obidos’a gittik. Burası 12. ve 14. yüzyıllar arasında inşa edilmiş ve içinde büyük kiliselerin, evlerin, otellerin, restoranların olduğu bir kale. Tamamı yürünerek gezilebilecek ve Portekiz’in 7 harikasından biri kabul edilen bu yeri kesinlikle görün derim. Biz aslında orada kalmayı çok istedik ama köpek kabul eden sadece bir otel vardı, oraya da arabayla yanaşamadığımız için eşyaları çıkarmak sorun olacağı için her yerini gezip yola koyulduk. Geç saatte geldiğimiz Peniche’de ilk bulduğumuz otele geldik ve yemek yiyip yattık.
Peniche 6 Haziran 2024
Gece geç geldiğimiz ve karanlıkta çok da farkına varmadığımız Peniche’deki otel aslında Atlantik Okyanusunun dibinde ve daha çok dalga sörfü yapanların kaldığı bir otelmiş. Zaten gece geldiğimizde de sabah yürüyüşümüzde de hava sürekli rüzgarlıydı. Otelde fazla kalmadık ve kahvaltı sonrası yola çıkıp Peniche’nin olduğu yarımadayı baştan sona turladık. Yarımadanın etrafı okyanus dalgalarının sürekli dövdüğü kayaların oluşturduğu ilginç yerlerle doluydu.
Buradan ayrıldıktan sonra sürekli okyanusa en yakın yolları takip ederek gitmeyi hedeflediğimizden bazen tek şeritli yollardan bile gitmek durumunda kaldık ama bundan da büyük keyif aldık. Bir ara hava siyah bulutlarla iyice kapattı, o sırada önümüze Novo Porto diye bir yer çıktı. Güzel bir kumsal, bir otel ve birkaç restoranın olduğu bu yerde yemek yiyelim dedik ama yerken müthiş bir yağmur bastırdı. Yemekten sonra yola devam ettik ve öncesinde hiç çalışmadığımız bu yolda Mafra diye bir şehre geldik.
Burada Mafra National Palace varmış ve bir saatlik bir turla sarayın her tarafını gezdik. Bu saray 1717-1755 yılları arasında kraliyet ailesinin ikinci evi olarak yapılmış. Av alanlarına yakın olduğu için seçilmiş bu bölge. Sarayın yapımı için harcanan para sömürgeleri olan Brezilya’dan getirdikleri büyük miktardaki altın ve elmaslarla sağlanmış.
Saray hayranlık uyandırıcı bir mimari ile yapılmış ve son derece sade ve ince bir dekorasyonla döşenmiş. Beni en çok etkileyen bölüm kütüphanesi oldu, bugüne kadar hiçbir sarayda ben böyle bir kütüphane görmedim. 30 binden fazla kitabin bulunduğu kütüphanede Latin diline çevrilmiş ilk Kuran bile bulunuyor.
Portekiz’in Yedi Harikası listesine aday olmuş ve girememiş bu sarayı görünce giren diğerleri nasıldır çok merak ettim doğrusu. Bu arada 1755 yılında 8,5 şiddetinde Lizbon merkezli deprem ile Lizbon halkının üçte biri olan 60 bin kişi hayatını kaybediyor. Portekiz bu tarihten sonra asla eski gücüne kavuşamıyor. Umarım bu bizlerin başına gelmez, çünkü olası bir İstanbul depremi ile Türkiye’nin de ne duruma düşeceğini düşünmek bile istemiyorum.
Sarayı gezdikten sonra asıl gitmek istediğimiz yerlerden Sintra yakınlarında Alvide bölgesinde çok güzel bir evde kaldık. Hava yağışlı olunca burada iki gün kalmaya karar verdik.
Alvide, Sintra – 7-8 Haziran 2024
Şu ana kadar kaldığımız en güzel ve huzurlu yerlerden birisi bu ev oldu. Sahibi Carlos, uzun yıllar Hollanda’da büyük bir şirkette üst düzey yöneticilik yaptıktan sonra emekli olup Portekiz’e geri dönmüş ve bu evi kendi ailesi için yapmış. Yandaki iki arsa da onunmuş ve oralara da satmak için ev yapmış ama vazgeçmiş. Bu evi butik otele cevirmiş ve kendine hobi olarak bu işi edinmiş.
Evdeki dört oda da doluydu ve sabah kahvaltıyı kendisi bize servis yaptı. Emeklilik sonrası boş bir hayat sürmektense bunu tercih ediyorum diyor. Biz de aslında Alaçatı’daki otelimiz Sedirli Ev’i aynı mantıkla aldık. Ticari kaygımızın olmadığını anlayınca misafirlerimiz de memnun kalıyor, bizim Carlos’un evinde memnun kaldığımız gibi.
İlk gün öğleden sonra saat 3’e kadar yağmur nedeniyle otelden çıkmadık, ben de yeni projemiz Ofsayt’ın yeni versiyonu çıktığı için onunla uğraştım. Çok güzel bir proje oluyor, göz atmanızı tavsiye ederim. Internet olan her yerden çalışabiliyor olmak benim mesleğimin en büyük avantajlarından birisi. Beni tanımayanlar bu kadar uzun süre nasıl gezebildiğimize şaşıyorlar ama bunun sırrı işimin beni bir yere bağlamaması ve çok iyi bir ekibimin ve ortaklarımın olması.
Yağmur dinince Sintra’ya gittik ve National Palace Sintra’yi gezdik. Orta çağdan kalma bu saray da uzun süre aktif olarak kullanılmış ve çok iyi korunmuş. Bu saray gibi birçok yerde içeriye köpek almak yasak olduğundan ve genelde ben bu tip yerlere daha meraklı olduğumdan, Ayşegül Otis ile beni dışarıda bir kafede kahve ya da şarap içerek bekliyor, ben de hızlıca buraları geziyorum. Tersi durumlar genelde alışveriş merkezleri için yaşanıyor.
Burada da Ayşegül’ün kahve içmek için oturduğu ve benim de sonradan katıldığım kafede tanıştığımız bizimle benzer yaşlarda Amerikalı bir çiftle iki saatten fazla sohbet ettik. Onlar da benzer bir rotada yolculuk yaparak Barcelona’ya F1 yarışlarına gidiyorlarmış. Belki yeniden karşılaşırız deyip Facebook arkadaşı olduk. Zaten bu gezilerin en güzel yanlarından birisi dünyanın herhangi bir yerinden çok güzel insanlarla tanışmak ve sohbet etmek.
Sintra’da akşamı böyle yapınca başka bir yeri gezmedik ve Cascais’de deniz kenarında bir balık restoranına yemeğe gittik. Genelde restoran ararken Google’da arama yapıyoruz ve en az 4 hatta 4,5 puan almış, yorum sayısı çok yerleri seçmeye çalışıyoruz. Menüye bakıyoruz tabii ama yorumlarda bahsedilen ve başka yerlerde yiyemeyeceğimiz yemekleri seçiyoruz daha çok. Gittiğimiz restoran da Mar do Inferno adında, 4,6 puanı olan 3000’den fazla yorum almış ve her türlü deniz ürününün olduğu bir yerdi. Tamamen doluydu ama bizim yabancı olduğumuzu anlayınca geri çevirmek istemediler ve bir masa ayarladılar. Bunun nedeni bizi kazıklayabileceklerini düşünmeleri değil, misafirperverlikleriydi.
Dönerken Cascais’in şehir merkezinden geçtik ve orası çok hoşumuza gitti. Portekiz’in bu bölgesi gördüğümüz kadarıyla gelir seviyesi daha yüksek insanların yaşadığı bir yer. Çok eskiden bu yana sarayların da burada yapıldığını düşünürsek bu gözlemimde yanıldığımı sanmıyorum.
Otelden sabah kahvaltı sonrası ayrılıp Cascais’in merkezine gittik ve kısa bir yürüyüş yaptık. Burası sadece tatil sezonu değil tüm yıl yaşanabilir büyüklükte bir yer. Lizbon’a 30 km mesafede ve oranın kargaşasından uzak.
Portekizlilerin herhalde en büyük tutkusu plaj voleybolu. Bunu ayak ve kafayla da oynuyorlar, izlemesi çok keyifli. Oturup bir süre ne kadar güzel oynadıklarına şaşkınlıkla bakarak seyrettik ki, Otis’in bile ilgisini çekti.
Sonrasında sahil boyunca yavaş yavaş Lizbon’a kadar geldik. Önce deniz kenarında Sao Bruno Kalesi çıktı önümüze. Sanki yekpare dev gibi bir kayadan yapılmış gibi görünüyordu ve çok etkileyiciydi. Girip içini de görmek istedim ama geçici bir süre için kapalıymış. Sonra Belem Tower çıktı önümüze, yapı olarak küçük ama anlamı büyük bu kuleyi ziyaret ettik. Burası Portekiz’in başka topraklar aramaya çıkan gemilerinin yola çıkma töreninin yapıldığı yermiş. Kapısındaki kuyruk 2 saat beklememi gerektiriyordu, sadece dışarıdan fotoğraf çektim ben de.
Onun biraz ilerisinde Jeronimos Manastırı vardı, oraya gittik ama oradaki kuyruk da inanılmazdı. Bu son iki yer Portekiz’in Yedi Harikasından ikisi olduğu için büyük ilgi görüyor. Sanırım özellikle Instagram üzerindeki tanıtımlar sayesinde ilgi her sene katlanarak artıyor.
Biz Lizbon’da hiç zaman harcamayalım diye, şehrin içine hiç girmeden zaten rotamızda olan Evora’ya gittik. Yolda karşımıza gövdeleri soyulmuş ağaçlar çıktı. Bunlar şarap şişelerine mantar yapmak için kabukları soyulan meşe mantarı ağaçlarıymış. En az 25 yaşındaki ağaçlarda bu kabuk gelişiyormuş ve Portekiz tek başına dünya üretiminin %70’ini yapıyormuş. Şarap tüketimi çok fazla arttığı için artık yapay kapakların kullanımı da mecburen artmaya başlamış dünyada.
Evora bizim Portekiz’de en çok beğendiğimiz yerlerden birisi oldu. Geçen yıllardaki yazılarımda Prag için şehrin kendisi bir müze demiştim, Evora da aynı şekilde. Abartmıyorum, her sokağı özenle korunmuş bu şehirde binlerce yıllık geçmişi çok net görebiliyorsunuz. Zaten şehrin tamamı UNESCO Dünya Miras Listesinde.
En ilginç yapılardan birisi olan Chapel of Bones’u ziyaret ettim. Duvarlarında 5000’den fazla insan kemiği ve kafatası kullanılmış. Böylece hayatın geçiciliği anlatılmak istenmiş. Kendimizi ve bu hayattaki maddi değerleri çok da önemsemememiz gerektiği, kim olursak olalım sonlu bir hayatımızın olduğunu her an düşünmemiz gerektiği anlatılmış.
Evora ayni zamanda yemek konusunda da çok önemli bir yer. Biz öğle yemeğimizi orada yedik ve çok da memnun kaldık. Ama burada daha uzun kalabilseydik denemek isteyeceğimiz çok restoran vardı.
Evora’nın olduğu coğrafya Portekiz’in çok dik inişli çıkışlı dağlık batı kıyısından farklı olarak çok düz. Bu sayede de tarih boyunca tarım merkezi olmuş. Çok geniş tahıl tarlalarının yanında çok çeşitli meyve ağaçları ile doluydu her yer. İslam kültürünün de bir zamanlar hakim olduğu Evora, çok kültürlü bir tarihe, büyük zenginliklere, çok iyi bir mimariye sahip olmuş çok güzel bir yer gerçekten. Biz burada keşke en az 2 gün geçirebilseydik dedik ve daha sonraki gezilerimizde yeniden gelme planıyla Portekiz’in en güneyindeki Faro’ya doğru yola çıktık.
225 km’lik bu yol boyunca binlerce dönüm badem, zeytin, meşe mantarı ağacı ve üzüm bağları gördük. Ayrıca güneye yaklaştıkça şeftali, kayısı, incir, portakal, limon ağaçları dolu tarlalar gördük. Buğday tarlaları da binlerce dönümdü. Birçok yerde de çok geniş alanlara daha yeni dikilmiş ağaç fidanları vardı. Tarım ülkesi olmak ne demek iyi anlıyor insan buraları görünce.
Tavira – 9 Haziran 2024
Kalmayı planladığımız Faro’ya akşama doğru geldik ama şehir yine çok yüksek apartmanlar ile dolu olunca bize sevimsiz göründü ve biraz daha yol alalım dedik. Başka bir sahil kasabası olan Tavira’da bulabildiğimiz köpek kabul eden tek bir otelde sırf geceyi geçirmek için kalmaya karar verdik.
Sabah kalkınca benim uzun süredir Ayşegül’e saçlarını çok kısa kestirmesi konusundaki ısrarlarım ve onun da bu gezi boyunca saçlarına bakım yapamaması nedeniyle bunu kabul etmesi sonucu saçlarını tıraşladık. Bu kadar kısa kesince insanların aklına acaba bir problem mi var düşüncesi gelmiş ama neyse ki öyle bir sorun yok.
Sonrasında otelden çıkıp Portekiz’den yeniden İspanya’ya geçtik ve olağanüstü güzel bir şehir olan Sevilla’ya geldik. Buranın güzel olduğunu bekliyordum ama beklentilerimin kat kat üstünde güzel bir şehir. Birçok kültürün sanki birbiriyle yarışır gibi eserler ortaya çıkardığı Sevilla’da en az 3 gün kalmak ve sindirerek gezmek lazım.
Old Town denen eski şehir bölgesindeki 3 yapı Dünya Miras Listesinde yer alan Sevilla, İspanya’nın en büyük dördüncü şehri. Romalılar tarafından kurulan şehir daha sonra bir dönem de İslam kültürünün etkisi altına giriyor.
Biz Sevilla’da önce Maria Luisa adında oldukça büyük bir parkın yanındaki kapalı otoparka arabamızı koyup parkta ağaçlar arasında gezdik. Sonra parkın içindeki Plaza de Espana denen yeni ama eski mimari anlayışla yapılmış bir meydanı gezdik. Oradan da eski şehrin olduğu bölgeye yürüdük. Katedralin içine girmedik ama dışından bile çok etkileyiciydi. Her yer turist dolu olan bu bölgede belki biz iyisini seçemedik ama restoranların kalitesinden memnun kalmadık. Restoranda otururken yanımızda oturan Amerikalı yaşlı bir çift ile sohbet ettik. Otis sayesinde başlayan sohbette çiftin Arnavutluk’tan yıllar önce Amerika’ya gittiklerini ama her yıl birkaç aylığına Avrupa’ya gelip gezdiklerini öğrendik. Bizim Türk olduğumuzu öğrendiklerinde sohbet daha da koyulaştı. Trump gibi bir adamın başkan adayı oluşundan Amerikan kültürü ile Avrupa kültürü arasındaki farka, hayvan sevgisinden çocuklara derin bir sohbet yapınca restoranda yediklerimize çok da dikkat edemedik.
Cadiz – 10 Haziran 2024
Artık yol almamız gerektiğinden Cadiz’e doğru yola çıktık. Önce yol üstündeki şehirlerden Jerez’e uğrayıp şehir içinde bir tur attık. Flamenko müziği ve şeri şarapları ile ünlü Jerez’de fazla zaman geçirmeden devam ettik ve Cadiz’e geldik. Cadiz’de de bütün adayı arabayla turlayıp kalmak için bir otel seçip yerleştik.
Sabah sahile gittik ve ben sonunda Atlantik’te yüzebildim. Su biraz serindi ama yüzmek için çok güzeldi. Otis ile kumlarda oynadık ve sonra şehir içinde turladık biraz. Otelden geç check-out satın alıp öğleden sonra da burada zaman geçirelim istedik. Benim bu tip şehirlerde en çok sevdiğim şeylerden birisi pazar gezmek, özellikle de balık pazarlarını. Buradaki balık pazarında balık dışında da çok çeşitli deniz ürünleri vardı.
Cadiz’in başta gelir kaynağı ticaret sonra turizm ama bütün İspanya’da işsizlik oranı %30 ile en yüksek şehirmiş. Benim dikkatimi çeken diğer bir konu da 75 yaş üstü insanların çokluğuydu. Ama bu insanlar dar ama tertemiz sokaklarda sanırım düz bir şehir olması nedeniyle de sürekli hareket halinde ve hayatın içindeler. Herkes birbiriyle sürekli yüksek sesli ve hızlı şekilde hatta bazen aynı anda konuşuyor.
Cadiz’den Diano Marina’ya (3. Hafta)

Algatocin – 11 Haziran 2024
Cadiz’den ayrılıp Tarifa üzerinden Gibraltar yani Cebelitarık’a gitmeyi ve orada kalmayı istiyorduk ama orada köpek kabul eden bir otel bulamadığımızdan, Cebelitarık’ı gördükten sonra Akdeniz tarafında bir yerlere doğru kalabileceğimiz başka bir yere devam ederiz diye yola koyulduk.
Önce Tarifa’ya geldik ve gelirken sadece buralara kadar gelmişken İspanya’nın en güneybatı ucundaki bu Atlantik ve Akdeniz’in birleştiği noktayı da görelim amacı taşıyorduk. Ancak Tarifa’ya yaklaşırken okyanus kenarında birbirinden güzel kampingler oteller, restoranlar gördük. Özellikle kite sörf sevenler için muhteşem yerler.
Tarifa’da da klasik İspanyol yerleşimlerinde olan dar sokaklar içinde beyaza boyanmış evler var bolca. Bunlar arasında da yine birçok restoran, bar, mağaza var. Deniz tarafında modern ve büyük sayılabilecek bir liman var. Buradan karşıda görünen Afrika kıtasına yani Fas’a geçmek mümkün. İki kıtanın birbirine bundan çok daha yakın olduğu İstanbul gibi bir yerden gelmiş birisi olarak, kıyas yapmamak mümkün değil tabii.
Bu arada Ayşegül ile bu gezilerimizde refleks olarak sürekli, gittiğimiz bir yeri hemen Türkiye’de bildiğimiz bir yere benzetiyoruz. Bir viraj alıyoruz mesela, Marmaris’e iniyoruz simdi diyoruz, ya da bitki örtüsü meşe ağaçları ağırlıklı oluyor, Uşak’a benzetiyoruz gibi. Bunun altında nasıl bir psikolojik şartlanma var, onu merak ediyoruz bir yandan.
Tarifa’da şirin bir kafede oturup bir şeyler içtik ve Cebelitarık’a devam ettik. Oldukça yoğun bir trafikte Cebelitarık’a 1 saatte geldik. Brexit sonrası onlar da UK ile birlikte Avrupa Birliğinden çıktıkları için pasaport kontrolu ile giriş yaptık. Kapıdaki polise UK pasaportlarımızı uzattık, ‘welcome guys’ diye cevap alınca bir tuhaf hissettik. İngilizlerin verdikleri en aptalca karar Brexit bence.
Bu ufacık şehirde 32,000 kişi yaşıyor ve yüzölçümünün büyük bölümünü de 426 metre yüksekliğindeki bir kaya oluşturuyor. Bu yüzden yaşanabilir alanlar mecburen yüksek binalardan oluşuyor. İki haftadır İngilizce konuşamayan Fransız, İspanyol ve Portekizli insanlarla iletişim kurmak için ne kadar yorulduğumuzu burada İngilizce konuşanları görünce anladık.
Burada da çok fazla kalmadık ve yeniden İspanya’ya geçip sahile yakın bir yerde ev tuttuk ama ev sahibi bize bir türlü dönmeyince gece geç saatte köpek kabul eden dağ başında virajlı bir yoldan 45 dakika süren bir yolculukla bir otele geldik. Karanlıkta geldiğimiz için etrafı iyi görmedik ama ertesi gün uyandığımızda gayet mutlu oldum.
Erkenden Otis ile yürüyüşümüzü çok yakındaki Algatocin köyünde yaptık. Dik yamaçlı, bol ağaçlı ormanlık bir alanda denizden 725 metre yükseklikteki bu köyde sadece 900 kişi yaşıyor. Malaga’ya bağlı bu köyde yürüyüşümüz sırasında bolca badem, incir, malta eriği, nar, zeytin ağacı ve üzüm bağları gördüm.
Bu kadar küçük bir dağ köyünde sokakta tek bir çöp yoktu. Geri dönüşüme uygun çöp konteynerleri vardı köyün girişinde. Bütün evler bembeyaz boyanmış, hepsinde bir sürü çiçek yetiştiriliyor. Karşıma çıkan herkes, kadın erkek, genç yaşlı gülümseyerek ‘buen dia’ yani günaydın dedi bana.
Motril – 12 Haziran 2024
Bazen Otis yüzünden istediğimiz yerlerin ve rotamızın dışına çıkmak zorunda kalıyoruz ama her şeyde bir hayır vardır sözüne güveniyorum bu tür durumlarda. Kahvaltıdan sonra bir arkadaşımızın buralarda olduğumuzu duyunca önerdiği Ronda’ya gittik.
Burada bir anda kendimi İstanbulluların doldurduğu Bodrum merkezine inmiş gibi hissettim. Acayip bir kalabalık vardı her yerde. Benim de kalabalığa karşı ciddi bir alerjim olduğundan çok güzel bir yer olmasına rağmen ruhum sıkıldı ve nefes alabilmek için bir an önce ayrılmak istedim. Kalabalığı sevmeyenlerin buraya sadece sezon dışında gelmesi lazım.
Doğası çok ilginç olan Ronda’da bir kanyon şehri ikiye bölmüş. Bu iki yaka arasına da çok güzel görünen bir geçit inşa etmişler. Eski şehir tarafını aslında daha fazla gezmek lazım, biz yeni şehir tarafına geçince geri de dönmedik artık.
Oradan ayrıldıktan sonra Setenil de las Bodegas isminde küçük bir kasabaya geldik. Buraya gelmeden yaptığım araştırmalarda restoranların kayaların altında ve içinde olduğunu gördüm ve burada yemek yemeyi hedefleyerek geldik. Biraz Ürgüp havasında bir yer burası ve çok büyük kayaların altına ilk insanlar dönemi dahil olmak üzere yerleşim olmuş.
Evlerin çatısını kayalar oluştururken, önyüzü normal bir ev gibi görünüyor ama içleri kayaların oyulmasıyla yapılmış. Tarih boyunca çok fazla ve farklı kültürün hakim olduğu bu güzel kasabadan büyük keyif aldık. Kayaların altında yan yana birçok restoran var. Hemen hepsi de büyük ilgi görüyor ve biz de bu özel yerde yemek yedik. Menüden birisi bebek enginar üzeri karides ve diğeri o yöreye özgü etlerden oluşan iki kişilik bir ızgara tabağı (ızgarayı biz bitiremedik ve yarısını Otis için paket yaptırdık), bir büyük bira, bir kadeh kırmızı şarap. Bu yemeğe sadece 38 euro ödedik. Türkiye’ye her geçen sene daha az turist gelmesinin ana nedeni budur diye düşünüyorum. Çünkü bu yemeğe Türkiye’de en az 100 euro ödemek zorunda kalırdık.
Setenil’den yemek yiyip ayrıldıktan sonra, önce Granada’ya gidip Alhamra’yı ziyaret edelim diye düşündük ama biletler en az 2 hafta önceden bittiğinden oraya gitmekten vazgeçtik. Bunun yerine Antequera üzerinden yeniden sahil tarafına indik ve Motril yakınlarında yol üstünde bir otelde kaldık.
Sabah kahvaltı yapıp yola çıktık ve sahilde güzel bir yerler buluruz diye düşündük. Ama İspanya’nın bu bölgesi tamamen seracılık merkeziymiş meğer. Toprak örtüsü çok kötü hatta yok gibi ama dağ taş kilometrelerce seraydı. Çok merak edip bir köye girdik ve sadece seracılık yapan birkaç insan gördük. Turistik hiçbir şeyin olmadığı bu bölgede sanki başka bir kıtaya gelmiş gibi hissettik.
Setenil’den Motril’e inerken her yer zeytin ağacıydı. Zaten İspanya tek başına dünyada üretilen zeytinyağının yüzde 35’ini üretiyor. İngiltere’de yediğimiz sebze ve meyveler de çoğunlukla İspanya’dan. Burayı tarıma ilgi duyan herkesin görmesi lazım.
Gandia – 13 Haziran 2024
Yol boyunca Almeria, Cartagena, Alicante, Santa Pola gibi yerlere uğradık ama kalmaya değer bulmadık. Bu şekilde 600 km’den fazla yol yaptığımız için yorulduk ve Gandia diye bir tatil şehrine geldik. Burası doğanın tekrar güzelleştiği, geniş ve çok uzun kumsalların olduğu büyükçe bir yer. Otele eşyalarımızı koyar koymaz denize girdim de biraz kendime gelebildim.
Gandia, Valencia öncesi kaldığımız 70 bin nüfuslu bir tatil şehri. 15. yüzyıldan kalma bu şehirde eskiden sanırım sahil tarafında az katlı ve denize bakan evler varken şimdi yüksek katlı lüks sayılabilecek apartmanlar yapılmış. Marmaris’in düzenli ve planlı hali gibi diyebilirim. Görülecek fazla bir şey olmadığından Otis ile sabah yürüdük, ben biraz yüzdüm ve Valencia’ya doğru yola çıktık.
Valencia, 800 bin nüfusuyla İspanya’nın 3. büyük şehri. Daha önce hiç gelmediğimiz bu şehirde kalmak için zamanımız olmadığından sırf fikrimiz olsun diye şehir merkezine girdik. Merkezde en önemli eser Valencia Katedrali olduğundan bari onu görelim dedik. Gerçekten çok görkemli bir yapı ve gördüğüm en büyük katedrallerden birisiydi sanırım. Hristiyanların Holy Grail dedikleri Isa’nın son yemeğini yediği kasenin burada olduğu da iddia ediliyor.
Daha önce söylediğim gibi binlerce yıldır din için harcanan enerji, zaman ve kaynak bilim için harcanmış olsa insanlar cenneti bu dünyada yaşardı. Ne yazık ki bugün bile hala, hayali bir cennete inandırılmış insanlar sayesinde, bazıları bu dünyada hiçbir emek harcamadan cenneti yaşıyor, diğerleri cehennemi.
Valencia için en az 2-3 gün lazım ama biz şehir içinde bir tur atıp yola çıktık. Sonrasında Barcelona’ya da uğramadan yola devam ettik. Daha önce görmüş olduğum Barcelona’da da en az 3-4 gün geçirmek lazım.
Peralada – 14 Haziran 2024
Biraz yol almayı hedeflediğimiz son 3 günde 1800 km yaptık ve Girona’yı da atlayıp Peralada diye küçük bir kasabadaki Castell de Vallgornera adında bir otele geldik. Oteli de bulunduğu bölgeyi de çok sevdik.
Fransa sınırına yakın bu bölge Katalan bölgesi. Turizm, şarap üretimi ve süt ürünleri üretimi ana geçim kaynakları. Kasaba bizim otelden 3 km ötede ve orası da sanki film seti gibi bir yer. Otel 1200 yıllarından kalma minik bir kaleymiş. Sahipleri dedelerinden kalma bu mekanı harika bir otele çevirmişler ve biz de ilk misafirlerinden olmuşuz.
İspanya’daki son günümüzü böyle bir yerde geçirdikten sonra Fransa tarafına geçtik. Fransa’ya geçtikten sonra ilk hedefimiz Montpellier oldu. Ama oraya gelmeden yolda Narbonne diye bir levha görünce oraya uğradık. Orada meğer çok büyük ve eski bir katedral varmış, şehir de çok keyifli bir yer. Öğle yemeğimizi orada yedik ama aslında öncesinde Perpignan diye bir şehir daha varmış ve orası daha güzel yazıyor her yerde. Artık onu kaçırdık deyip yola devam ettik.
Montpellier’e gelip en ünlü meydanı olan Place de la Comedie meydanını hedefledik. Meydanın altı katlı otoparkmış, oraya girdik. Merdivenlerden çıkarken yukarıdan büyük bir müzik sesi geliyordu. Meydana çıktığımızda binlerce rengarenk insan şarkılar söyleyip yürüyüş yapıyordu. Meğer bugün Pride Montpellier varmış ve biz de tam ortasına çıkmışız.
Bir süre bu yürüyüşü izledikten sonra ara sokaklara girdik. Her yer kafe restoran olan bu şehir bize çok sıcak ve canlı geldi. Oturup bir şeyler içtik, hemen herkes Otis’le ilgilendi. Gelip 3-4 gün kalınacak ve doya doya gezilecek şehirler listemize ekledik burayı da.
Brignoles – 15 Hazirana 2024
Oradan da çıkıp yol aldık biraz daha ve Marsilya ile Cannes arasında Brignoles diye bir kasabadaki orman içinde bir otele geldik. Otel çok büyük bir golf kompleksinin içindeymiş. Gece geç geldiğimiz için karanlıkta anlamamıştım ama sabah uyandığımızda çam ve meşe ormanı içinde olduğumuzu gördüm. Otis ile ilk defa bir golf sahası içinde yürüdük ve aslında golf ögrensem ne güzel olur diye düşündüm. Çünkü zaten her gün en az 15 bin adım atıyorum, bir de topa vurmayı ögrenirsem bu iş tamamdır.
Yürüyüşüm sırasında orman içinde birbirinden güzel evler de gördüm. Ama ne kadar güzel olursa olsun orman içinde bu tür evler yapmak ne kadar doğru sormadan edemedim kendime.
Otelde kahvaltıda Yeni Zelanda’dan çok tatlı bir çiftle tanışıp sohbet ettik. Biz onları Sedirli Ev’e onlar bizi Yeni Zelanda’ya davet etti. Londra’dan Alaçatı’ya yaptığımız rotayı gören herkes zaten bize büyük bir ilgi gösteriyor. Hemen Instagram hesaplarımızı takip etmeye başlayıp, birbirimizin maceralarını paylaştık. Dünyanın diğer ucundaki insanlarla konuşacak o kadar çok ortak konumuz olduğunu gördükçe tek bir coğrafyaya sıkışıp kalmanın ne kadar anlamsız olduğunu daha iyi anlıyor insan.
Öğlen buradan çıkıp 8 yıl önce gittiğimiz Saint Paul de Vence’ye doğru yola çıktık. Burayı ilk gördüğümüz zaman çok beğenmiş ve sık sık hatırlayıp hakkında konuşmuştuk. Yeniden görmeyi istememin ana nedeni bunca yıl sonra aynı yeri gördüğümde ne hissedeceğimi görmekti. Çünkü bazen gerçeklerle anılarda yaşayanlar birbirinden çok farklı olabiliyor ya da bunca yılda bizim dünyaya bakışımız değişebiliyor.
Burası Fransız Rivyerası’ndaki belki de en ünlü yerdir. En eski orta çağ kasabalarından biri olması yanında buradaki sanat galerileri birbirinden güzel eserler sergiliyor ve satıyor. Google’da buranın uzaktan çekilmiş fotoğraflarına bakın derim, ben çekemedim. Oldukça yüksek bir tepede çevresindeki her şeye hakim bir konumda olan bu yer tarih boyunca hep popüler olmuş. Çok popüler turistik yerlere alerjisi olan birisi olarak burası benim için bir istisnadır diyebilirim. Fırsat bulursanız burayı mutlaka görün derim.
Oradan akşamüstü deniz kenarına indik, Otis ve ben hızlıca yüzdük ve yola koyulduk. Yoruluncaya kadar gidelim dedik ve İtalya’ya doğru devam ettik. Buraya kadar toplam aldığımız yol 6,000 km oldu.
Diano Marina – 16-17 Haziran 2024
Yola çıkalı tam 3 hafta oldu ve oldukça yorulduk. Bu yüzden Fransa’yı oldukça hızlı geçtik ve İtalya’da San Remo’nun biraz ilerisinde bize sevimli görünen Diano Marina adındaki bir sahil kasabasında iki gece kaldık.
O kadar yorulmuşuz ki, ilk gün oteldeki havuza bile inmedik. Çamaşırlarımızı bir marina yakınındaki makinelerde yıkadık, yıkarken makinanın başında oturup çamaşırların dönüşünü boş boş seyrettik. Otelde ben biraz ertelediğim ofis işlerimle uğraştım, Avrupa Şampiyonası’ndaki maçları seyrettim, yani sıradan bir iki gün geçirdik ve yolun kalanı için biraz enerji topladık.
Diano Marina’dan Alaçatı’ya (4. Hafta)

Orvieto – 18-19 Haziran 2024
Bu sabah tekrar yola çıktık ve önce Portofino’ya uğramak istedik, ama daha varamadan girişte trafik polisi arabaları durdurup park yeri kalmadığını, bu yüzden geri dönmeleri gerektiğini söylüyordu. Hemen kaçar gibi çıktık oradan ve yolumuz üzerindeki Pisa Kulesi’ne uğradık.
Pisa’da klasik kuleyi ayakta tutma fotoğraflarını çekip, bir restoranda pizza yedik. Hava aşırı sıcaktı ve her taraf bayram tatili nedeniyle gelmiş Türklerle doluydu. Benim kalabalık alerjim depreşti burada da ve Avrupa’daki en büyük volkanik göl olan Bolsena Gölü kenarında bir yerde kalmayı amaçlayarak yola çıktık. Ama oraya giderken göle varmadan önce bir dağda başka bir yerde kalmaya karar verdik.
Bolsena Gölüne yarım saatlik bir mesafedeki bu otel, zeytin, üzüm bağları içinde bir tepede yemyeşil bir doğanın içinde muhteşem bir yer. Hiç planda yokken burada iki gece kalmaya karar verdik.
Akşam Otis’i son tuvalet turuna çıkardığımda ay ışığında bağların arasında yürüdük. Her taraf yüzlerce ateş böceğiyle doluydu, bir tanesini avucuma aldım, elimde yanıp sönmeye devam etti. Bunu en son kaç yıl önce yaptım hatırlamıyorum bile. Siz hiç ateş böceği gördünüz mü bu arada?
Ünlü bir ressamın yaptığı bir doğa tablosunun içinde gibi hissettiğimiz Agriturismo Lapone adındaki bu güzel mekanı doğasever herkese tavsiye ederim.
Bolsena gölü kenarındaki kasabalardan birisi de Bolsena. Otelden çıkıp göle gitmek için girdiğimiz yol toprak, tek şerit, ortasında otlar çıkmış, bol engebeli ve uzun suredir kullanılmayan bir yoldu muhtemelen. Neyse ki altımızda bir cip olması işimize yaradı, hiç endişe etmeden göle vardık. Bazen Google Maps bizi böyle yollara sokabiliyor.
Gölün kenarında bolca kamping, otel, restoran vardı. Bolsena kasabasında da Bolsena Kalesi ve kalenin içinde hala içinde yaşayan insanlar, dışında da yazlık evler, oteller, dükkanlar vardı. Huzur dolu bu kasabayı da çok sevdik.
Buranın önemli bir özelliği daha varmış meğer. Bolsena Mucizesi diye bilinen, bir ayin sırasında bir kumaş üzerinde sözde kan görünmüş, bu da Isa’nın kanıymış vs. Birincisi Tanrı kendini ispatlamak için niye mucizeye ihtiyaç duyar, ikincisi bula bula böyle mi mucize bulur. Hep komik gelmiştir bana Tanrının kendisini mucizeler ile ispatlama çabasında olması.
Bolsena’dan sonra Orvieto’ya gittik, büyük bir kayalık üzerine kurulmuş şehrin heybetini göstermek için uzaktan çektiğim fotoğraflar yeterli olmadı.
Şehrin nüfusu 20 bin ve içindeki tüm binalar 13. yüzyıldan kalma. Müze şehirlerden birisi de burası. Şehir içine arabayla girilebiliyor ama park edilemiyor. Şehir içindeki tüm park yerleri orada yaşayanlar için rezerve edilmiş ama şehrin dışında aşağıda büyük katli bir otopark var, oradan da asansörle şehre ulaşabiliyorsunuz.
Orvieto’nun içinde çok büyük bir katedral var, dışından bile çok etkileyici olan bu katedral de bir önceki paylaşımımda bahsettiğim Bolsena Mucizesi denen kanlı kumaş saklanıyormuş. Bizim sakalı şerif gibi her dinde olan bu tip basit hikayeler, basit insanların bilimden daha çok saygı duyduğu ve ne yazık ki uğrunda canını vermeye razı olduğu ideolojileri besliyor.
Üç haftadır yaptığımız bu yolculukta, hayran olduğumuz Batı medeniyetinin de aslında ne kadar çok dinle yoğrulduğunu ve üzerinden daha birkaç yüzyıl geçmiş aydınlanma döneminin ne kadar büyük fark yarattığını da çok net gördük. İnsanlığın kan ve gözyaşından kurtulması için yapması gerekenin din, ırk, milliyet gibi yapay kavramlardan bir an önce kurtulması gerektiğini göremeyip, bir kumaş parçasında mucize araması akıl alır bir durum değil.
Bari – 20 Haziran 2024
Orvieto’dan çıkıp İtalya’nın doğu kıyısında Pescara civarlarında bir yerlerde kalmayı hedefledik. Yol boyunca fotoğraflardan da görebileceğiniz gibi sis ve buhar karışımı, puslu ve çok ağır bir havanın içinde hareket ettik. Arabanın göstergesinde 38 dereceyi gördük ve arabadan dışarı her çıkışımızda nefes alamadığımızı hissettik. İtalya hükümetinin aşırı sıcaklar yüzünden kırmızı alarm verdiğini de duyduk.
Yol boyunca önce Cascata delle Marmore diye bir şelaleye uğradık. Burası dünyanın insan eliyle yapılmış en yüksek şelalesiymiş. M.Ö. 271 yılında Romalıların yaptığı bu şelalede su üç aşamalı olarak 165 metreden düşüyor ve en uzun düşüş yeri 83 metre.
Şelalenin hemen ilerisinde Piedulico Gölü var. Buraya da üç nehirden su geliyormuş ve bunlardan ikisi de insan eliyle yapılmış kanallarla besleniyormuş. Sanırım şelaleye giden kanaldaki su da bu gölden gidiyor.
Buradan da ileride irili ufaklı birçok gol gördük. Orta İtalya’da dağlar çok dik yamaçlı ve çok yoğun orman var. Buradaki sular da ya bu gollere akıyor ya da nehirlerle denize yönleniyor. Yol boyunca birçok tepede çok eskiden kalma küçük köyler gördük, insanın her birine girip gezesi geliyor doğrusu.
Pescara’ya öğleden sonra vardık ama sıcak o kadar fazlaydı ki dışarıda zaman geçirmemiz imkansız diye düşünüp bunu yolda geçirelim diyerek ertesi gün bineceğimiz feribota yakın bir otele geldik. Bari’nin biraz güneyinde kalıyoruz ve aksam 23’te bineceğimiz feribota 1 saat mesafedeyiz.
Brindisi – 21 Haziran 2024
Ertesi gün otelden geç saatte çıktık ve feribota binmeden önce güzel bir yemek yiyelim diyerek sahil kasabalarına bakmaya başladık. Yine Google üzerinde yüksek not almış balık restoranları aradık. Savelletri adındaki küçük bir kasabadaki bir restoranı beğendik. Osteria del Porto adındaki bu restoranda 1 kiloluk nefis bir çuprayı fırında yaptılar. Öncesinde karides tartar, ahtapot salata ve yanında bir büyük bira ve bir kadeh beyaz şarap. Hepsine 110 euro ödedik, yine Türkiye’de böyle bir yerde ödeyeceğimizin en fazla yarısını ödemiş olduk.
Yemekten sonra feribot için Brindisi’ye vardık ve bekleme alanında diğer insanlarla birlikte kalkış saatini beklemeye başladık. Otis sayesinde köpeği olan diğer insanlarla tanıştık, uzun uzun sohbetler ettik. Bunlardan eşi Yunanlı kendisi İtalyan olan benim yaşlarda bir adamdı. Onunla da hem İtalya’da hem Yunanistan’daki siyasi durumları, dünyanın ekonomik olarak büyük bir krize sürüklendiğini, aşırı sağın yükselişini, Trump gibi bir yalancının başkan seçilebildiğini aynı bakış açısıyla değerlendirdik. Birbirimizi Instagram üzerinde takip ederek ayrıldık.
Sabah Igoumenitsa’da feribottan indik ve Türkiye’ye iyice yaklaştık. Çok yorgun olacağımızı tahmin edip geniş bir kamara aldığım için oldukça rahat bir yolculuk oldu. Feribotun içindeki bardan aldığımız bir şişe kırmızı şarap ve çeşitli peynirler de uyumamızda etkili oldu tabii.
Atina – 22 Haziran 2024
Feribottan indikten sonra deniz kenarından Atina’yı hedefleyerek yola koyulduk. Yolda ilk fırsatta Otis’in tuvalet ihtiyacı için bir benzin istasyonunda durduk. Adını sadece Yunan harfleri ile bulabildiğim (Κοψιαρη Ζωη) bu benzin istasyonunu da Instagram hesabımda paylaştım. İnsan benzin istasyonu da paylaşır mı diye düşünülebilir ama bence emek harcanmış her şey paylaşılır. Bütün yol boyunca defalarca benzin istasyonlarına girdik, burası çok farklıydı hepsinden.
Bir kere manzara olağanüstü güzel. İstasyonun içindeki kafe pırıl pırıl ve kahve çok güzel. Tuvaletler tertemiz ki başka birçok yerinki kirliydi. Kafeyi işleten genç bir delikanlı ve genç bir kız, son derece sıcak insanlar ve mekanlarıyla gurur duyuyorlar.
İşini iyi yapan ve bundan keyif alan insanlara hep saygı ve sevgi duymuşumdur. Ne iş yapılırsa yapılsın, paradan çok buna dikkat edilmeli diye düşünürüm, çünkü kalite uzun vadede parayı doğal olarak getirir.
Atina’ya cumartesi günü geldiğimiz için otellerin büyük çoğunluğu doluydu. Köpek kabul eden otel çok az kalmıştı ve biz de zaten son günümüz diye önemsemeden sokak arasındaki bir otelde kaldık. Akşamüstü iki yıldır Atina’da yaşayan arkadaşlarımızla buluştuk ve onlar bizi deniz kenarında hem yüzebileceğimiz hem de yemek yiyebileceğimiz sevdikleri bir mekana götürdü. Akşam onlarla şehir içinde bir yürüyüş de yaptık. Hafta sonu oluşu nedeniyle her yer insan doluydu. Apartmanlarıyla bana İzmir’i çağrıştıran Atina’nın en çok hoşuma giden yanı her yerden denize girilebilmesi oldu. Bir başkentten çok bir tatil kasabası gibi hissettik.
Ertesi gün Sakız’a feribotumuz akşam sekizde olunca günü biraz şehir turu atarak geçirelim dedik. Ancak hava o kadar sıcaktı ki dışarıda yürümek işkence gibi geldi bize. Akropolis’i gezebilirim belki diye düşünerek tarihi bölgeye gittik ama girişin kenarındaki restorana kendimizi zor attık. Bu sıcakta insanlar saatlerce bilet kuyruğunda bekleyip sonra da içeride nasıl zaman geçirebilir aklım almadı.
Yunanistan’da köpeklerin denize girmesi de yasak olduğundan ve de Pazar oluşu nedeniyle her kumsalın da dolu olması nedeniyle öğleden sonra arabayı serin bir gölgeye çekip uyumayı tercih ettik. Bence Atina’yı gezmek için Haziran başı ve Eylül ayları daha uygun.
Pire – 23 Haziran 2024
Akşam saat sekizde feribota bindik ve Sakız’a doğru sabah dörtte orada olmak üzere yola çıktık. Kamara almadığımız için feribotun içindeki restoranda ya da koltuklarda uyuyarak zaman geçirdik. Sabah Sakız’da Çeşme’ye saat sekizde kalkacak feribotu yakaladık ve Çeşme’ye daha doğrusu Alaçatı’ya vardık.
Alaçatı Sedirli Ev – 24 Haziran 2024
Böylece 27 gün süren 7826 km yol yaptığımız, 4 kez feribota bindiğimiz yolculuğumuzu bitirmiş olduk.
Oldukça yorucu ama bir o kadar da keyifli ve keşif modunda geçen yolculuğumuzun daha birçok detayı var ama hatırlayabildiklerimi kaleme almaya çalıştım.
Eylül ortasına kadar Türkiye’de ve çoğunlukla da Sedirli Ev’de olmayı planlıyoruz. Yolu düşenleri Otis ile ağırlamaktan mutluluk duyarız. Eylül ortasında yeniden yollara düşüp bu defa daha kısa bir rotadan Londra’ya evimize döneceğiz.
Categories: Bütün Yazılar, Geziler
Muhteşem! Çok ilham verici, iyi ki böyle detaylı ve özenli yazmışsınız. Sevgiler, iyi dinlenmeler ve şimdiden dönüş yolculuğunda da bol keyifler.
Erdem bey tebrik etmek istiyorum, muhteşem bir makale olmuş, yüreğinize sağlık.
Aynı rotanın Lizbon’dan başlayanını yapacağım için benim adıma çok faydalı oldu bu yazı, teşekkür ederim. Mafra’daki kütüphane benim de hayran kaldığım bir yer olmuştu. Tek ayak üzerine yapılmış en büyük kütüphane olma özelliği de var.
abi tebrik ederim, gene harika bir çalışma olmuş.
nasıl bu kadar enerjik yazabiliyorsun aklım almıyor.
kalemin çok kuvvetli ve yazının bazı noktalarında adeta zirve yapıyor.
yine birçok şey öğrendim ve müktesebat ettim. 🌻✨