Girişimcilik Üzerine – 1 : Aşkın Gözü Kördür

1995 yılından bu yana kendi işimin patronu bir girişimciyim. Ondan önceki 5 yıl da beyaz yakalı bir çalışandım.

Biz 6 ortak Arçelik’ten istifa edip kendi işimizi kurmak istediğimizde, ‘girişimci’ olduğumuzu bilmiyorduk. Son 4-5 yıldır, girişimcilik kavramı popüler oldu ve ben de sevdim bu kelimeyi. Sanırım bir sürü farklı işe girişerek ve hala girişmeye devam ederek de hakkını verdim bu kelimenin. Hakkını verdim derken yanlış anlaşılmasın, batırdığım proje sayısı, başardıklarımdan daha fazladır. Zaten bu yazıları da, yaptığım hataları başkalarının da yapmasını engellemek istediğim için yazıyorum.

Girişimcilik kavramı popüler olmadan önce, konuşmacı olarak davet edildiğim üniversitelerde, öğrencilerin bana en çok sorduğu soru, şirketimizde işe eleman alma sürecimizin nasıl olduğu idi. Çünkü herkesin derdi bir iş bulup çalışmaktı. Ben de onlara kendi işimizi nasıl kurduğumuzu, bunu yapmış olmaktan nasıl zevk aldığımızı anlatarak, mutlaka bir yere girip çalışmak zorunda olmadıklarını, kendi işlerini yapmak gibi bir seçenekleri daha olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Ama anlattıklarım masal gibi geliyordu bir çoğuna.

Girişimcilik, hükümetin de desteği ile son zamanlarda o kadar popüler bir kavram haline geldi ki, son birkaç yıldır konuşma yaptığım yerlerde, önceki yılların tersine, aslında herkesin girişimci olmak zorunda olmadığını anlatmakla daha çok zaman geçirmeye başladım.

Girişimcilik için gerekli alt yapılar oluşmadan, gerekli hazırlıklar yapılmadan, insanların bir moda gibi girişimciliğe yöneldiği durumda, yanlışlar o kadar çoğalıyor ki. İşte ben biraz bunlardan bahsetmek istiyorum. Çünkü bu yanlışlar nedeniyle kaybedilen emek, para, zaman aslında hepimizin ortak kaynağı. Tabi yaşanan hayal kırıklıkları ise bu hayalleri kuran gencecik insanların ve onlara umut bağlayanların. Umutlu olmak insan doğasının en gerekli ihtiyaçlarından tabi ki ama, hayal kurmak ve onu gerçekleştirmek için bilinçli ve sürekli bir çaba gerekiyor.

Son 5 yılda, ‘bir fikrim ve hayalim var’ diyen birçok insanı dinledim ve bu insanların büyük çoğunluğuna o fikirlerinin ve hayallerinin neden işe yaramayacağını anlattım. Bu çok yorucu süreçte, harika fikirler de çıktı ve bunların bazılarına yatırım yaptım, ortak oldum. Bazılarına sadece mentorluk, abilik yaptım. Bazılarının boşu boşuna para ve emek harcamasına engel oldum, bazılarına ise, ne dedimse işe yaramadı ve kendi bildiklerini yapmaya devam ettiler.

Bu arada ‘bu fikir tutmaz’ dediğim halde devam edenler, belki de doğruyu yaptılar, çünkü ben herşeyi kendi deneyimlerimle değerlendirirken hata yapıyor da olabilirim tabi ki. Örneğin Twitter bir fikir olarak gelseydi bana, ‘hadi ordan, bu da ne, tüm dünya 140 karakterle birbirlerini mi takip edecekmiş?’ diyebilirdim.

Son 5 yılda haftada ortalama 1 fikir dinlesem, ki daha fazla dinliyorum, en az 250 tane fikir dinlemişimdir. Bu süreçte gördüğüm en temel yanlışlardan birisini bu yazımda anlatmaya çalışacağım, fırsat buldukça başka yazılarımda başka yanlışları ya da doğruları da yazmak istiyorum.

1 – Aşkın gözü kördür ama yeni girişimcinin gözü daha da kördür.

Girişimci aklındaki fikre aşık olan insandır. Ne yazık ki aşkın gözü kördür. Aklında bir fikir olan insanlar, genelde işin nasıl bir ortamda, nasıl bir ortaklık yapısı ile, ne tür yatırımlar yapılarak, ne kadar sürede, kimin ihtiyaçlarına, ne kadar maliyetle ve fiyatla, ne kadar müşteri kitlesine sahip olarak ve bu kitleye nasıl ulaşarak yapacaklarını ve daha ekleyebileceğim bir sürü soruyu ve cevabını hiç düşünmeden çok hazırlıksız olarak yollara düşer. Hemen hepsi, projelerinin çok başarılı olmuş halini hayallerinde canlandırıp, bu resmi benim de zihnimde çizmeye çalışır ama o aşamaya gelinceye kadar yapılması gerekenleri düşünmez. Çünkü hayallerinin başarılmış haline o kadar aşık olur ki, ben süreçle ilgili soruları sorduğumda, bunu kişiliklerine yapılmış bir saldırı gibi algılar. Çünkü aşkın temel kuralıdır : Mantıktan çok duygular çalışır.

Genelde fikir sahipleri 2, 3 ya da 4 kişilik gruplar halinde gelir ve aralarında bir şekilde hisse paylaşımı yapmış olurlar. Benim sorduğum ilk sorular genelde şu sırayla gider : Bu projede kim ne yapacak ve neden hisseleriniz bu şekilde paylaşıldı? Projede sermaye gerekiyorsa ve bunu yatırımcıdan istiyorsanız, yatırımcıya ne kadar hisse vereceksiniz ve bunun için ne kadar para istiyorsunuz? Bu parayı ve hisse oranını neye göre belirlediniz? Bu soruları iyice düşünüp, mantıklı cevap verebilen çok az kişi gördüm bugüne kadar.

Bir çoğu işin büyük çoğunluğunu kendisinin yapacağını ve bu nedenle büyük hissedar olması gerektiğini düşündüğü halde, ya arkadaşlığa sığmayacağını düşündüğünden, ya bu aşamada sorun çıkmasını istemediğinden ya da ‘iş başarılı olsun da önemli değil’ diyecek kadar fikrine aşık olduğundan, bu konu hakkında çok az çalışmış olurlar.

Bu hazırlıksız kör aşıkların her birine tek tek projede ne iş yapacaklarını ve bu projede ona neden ihtiyaç duyulduğunu sorduğum anda da bir gerilim yaşanır. O anda herkesin gözünden projeye olan inancı ya da hakimiyeti, hissesinden memnun olup olmadığı okunur zaten. Bence bir yatırımcı tam bu aşamada yatırım yapıp yapmayacağına büyük oranda karar vermiş olur, projenin kendisinin ne olduğundan bağımsız olarak. Bir yatırımcı, ancak karşısında bu sorulara doyurucu cevap verebilen bir girişimci grubu varsa, işin ne olduğuna odaklanabilir hale gelir zaten. Çünkü ancak o zaman karşısında bir kör aşıklar grubu değil, birbirlerine güvenen ve inanan bir girişimci grubu gördüğünü düşünür. Bir girişimin başarısında bana göre girişimin ne olduğundan daha önemlisi, onu gerçekleştirecek ekibin nasıl bir ekip olduğudur.

Bu soruların cevaplanması sadece yatırımcı arayanlar için gereklidir diye düşünmeyin. Hiç yatırımcı ihtiyacı olmasa bile, ortaklık yapacak girişimcilerin, ilk yapmaları gereken, karşılıklı oturup, önce işin bütün bileşenlerini, ortaklık yapısından tamamen bağımsız olarak ortaya koymalarıdır. Bu bileşenlerin maliyetlerini olabildiğince detaylı ve en az 2 yıllık bir iş planı üzerine yazmaları, ne kadar para harcanması gerektiği ve ne kadar ciroya ulaşılabileceğinin kötümser ve iyimser senaryolarının çalışılması gereklidir. Zaten bu çalışmayı yaparken gösterilecek özen, projenin, fikir sahiplerinin gözünde de yeniden düşünülmesine neden olacak ve aşk sarhoşlarının ayağı yere basacaktır.

Bu iş planı hazırlandıktan sonra, proje hala üzerinde çalışılmaya değer olarak görünüyorsa, ortakların her birinin projeye olan ve olacak katkılarının da, iş planında çok net olarak tanımlanması gerekir. Diyelim ki projenin 2 yıllık iş planına göre gerekli sermaye 1 milyon TL olsun. Projenin ortaklarından birisi yazılım ile uğraşacak, diğeri de pazarlama faaliyetleri ile uğraşacak olsun. İşte 3 bilinmeyenli denklem burada başlar. Bu denklemi çözemeyenler mutlaka bir noktada çok ciddi sorun yaşar.

Hisse paylaşılırken, gerekli sermayenin hisseler oranında şirkete konması gerektiği, projede çalışanların da koyacakları emek karşılığında zaten bir profesyonel gibi maaş alacağı prensibini koyduğunuz anda işler netleşir. Örneğin, 1 milyon lira sermaye gereken bir işte, yatırımcı aranmıyorsa, ortaklar hissesi oranında bu parayı şirkete koymak zorundalar. Bu aşamada ‘benim yaptığım iş daha değerli’ tartışmasına gerek yok, zaten onun karşılığını maaş olarak alacaktır taraflar. Hatta bu katkı dışarıdan daha ucuza satın alınabilir bir katkı ise, ortakların kendilerinin çalışması gibi bir zorunluluk bile olmamalıdır. O nedenle maaşın çok gerçekçi ve piyasa şartlarından biraz düşük olması ideal olur. Hisse ve maaş konularında taraflar içleri rahat bir şekilde anlaşamıyorsa, o ortaklığa hiç başlanmaması daha iyi olur.

Eğer bu kadar sermaye yoksa ve bir yatırımcı aranıyorsa, artık her şey pazarlığa açıktır. Örneğin yatırımcı projeyi o kadar parlak bulabilir ki, sermayenin tamamını vermeyi kabul eder ve olabildiğince yüksek hisse de isteyebilir. Ya da ortakların da elini taşın altına koymalarını ve şirkete borçlanmalarını isteyebilir. Bu borçlarını da çalışarak ve gelecek kazançlardan geri ödemelerini bekleyebilir.

Hisse dağılımının mantığı konusunda, herkesin kafasının ve kalbinin rahat olduğu bir ortaklık olmadan, sadece projenin başarısına odaklanarak çalışabilmek mümkün değildir. Hep ertelenen bu konu, genelde birçok başarılı projenin bile, sonraki dönemlerde ortaklar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle bitmesine yol açmaktadır.

Bu konuyu halledebilen ortaklar arasındaki bir sonraki en büyük risk, ego çatışmasıdır, bunu başka bir yazının konusu yapmak istiyorum.



Kategoriler:Bütün Yazılar, İnternet Dünyası

2 replies

  1. Harika biz yazi abi devamini bekliyoruz.

  2. Eline sağlık, bir süredir aklımda olup da yazmaya üşendiğim konuyu çok güzel yazmışsın abi.

    Çoğu zaman “3 kişi bodrumlarında şirket kurup 3 yılda 10 milyon dolara sattılar şirketlerini” örnekleri ile geliyor girişimci olmak, çalıştığı şirketteki işini bırakıp kendi şirketini kurmak isteyen genç arkadaşlar.

    Belirttiğin risk/maliyet/ciro/hedef/satış ve en azından üç yıla yayılmış kısa ve uzun vadeli öngörüler(forecast demeyeyim dedim) olmadan işin sadece teknik olarak yapılabilirliliğinden ve bunun da mükemmel bir fikir olduğundan bahsediyor çoğu arkadaş. Teknik olarak 100% haklılar ama işin “business” tarafı düşünülmediğinden çoğu fikir gibi çöp oluyor onca emek ve zaman.

    İlk paragraftaki konuya dönersem, senin de bahsettiğin planlar ve en azından işin satılabilir olup olmadığına dair analizler olmadan işe balıklama atlayan 1000 kişiden 1’i o bodrumdan ancak çıkabiliyor maalesef.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: