Artık gelenek haline gelen Londra’dan Alaçatı’ya yaptığımız araba yolculuğumuzun dördüncü yılında, bu kez yine daha önce hiç gitmediğimiz yerleri içeren bir rota çizmeye çalıştım.
Geçen yıl 27 gün süren, Atlantik ve Akdeniz kıyılarını kapsayan, yani Avrupa’nın batı ve güney sahillerinden geçen rotamız çok keyifliydi ve herkes tarafından büyük ilgi görmüştü. Bu defa daha kısa ama Avrupa’nın doğu ve kuzey bölgelerine odaklanan bir güzergah belirledim. Bu yılki rotamiz 13 gün ve yaklaşık 5000 km sürdü.
Bu yazının en altına eski gezilerimizle ilgili yazılarımın linkini koydum. Ayrıca bütün bu gezilerin rotalarının haritasini da galeri olarak ekledim.
Yolculuğumuz gece saatlerinde Eurotunnel ile Fransa’nın Calais şehrine geçerek başladı. İlk geceyi Dunkirk’te geçirdik. Ardından Kuzey Denizi kıyısını takip ederek Belçika üzerinden Hollanda’ya ulaştık ve sırasıyla Den Haag ve Amsterdam’da konakladık. Oradan Almanya’ya geçip önce Bremen’de, sonra Rostock’ta kaldık. Baltık Denizi kıyısını takip ederek Almanya’dan Polonya’ya girdik ve sırasıyla Kołobrzeg ve Gdansk şehirlerinde kaldık.
Gdansk’tan sonraki planımızı, Türkiye’den gelen acil bir sağlık haberi nedeniyle değiştirmek zorunda kaldık. Aslında Varşova’da konaklayıp, oradan ara yollardan Krakow, Slovakya’da Kosice ve Macaristan’da Debrecen üzerinden geçerek küçük köyleri keşfetmeyi hedefliyorduk. Ancak bu planı bir sonraki sefere erteleyip, dört günde yaklaşık 3.000 km yol yaparak, beş ülke geçip İzmir’e, Alaçatı’ya ulaştık. Gdansk’tan Krakow’a 600 km, Krakow’dan Niş’e 1.050 km, Niş’ten İstanbul’a 750 km, İstanbul’dan İzmir’e ise 500 km yol kat ettik. Arada sadece Krakow’da bir akşam vakit geçirme şansımız oldu. Bu nedenle Krakow sonrası için herhangi bir şey yazmayacağım.
İlk kez ziyaret ettiğimiz Polonya, bu gezide en çok ilgimizi çeken ülke oldu. Bu ülkede daha fazla yer görmek ve daha uzun süre kalmak istiyoruz. Belki dönüş yolumuzu bu rotadan yapar, hızlı geçtiğimiz yerleri bu kez yavaşça ve sindirerek gezeriz.
Geçmiş yazılarımda bu tür yolculuklarla ilgili sık sorulan sorulara yanıt vermiştim, o nedenle burada tekrar etmeyeceğim. İlgilenenlerin bloğumdaki o yazılara da göz atmasını tavsiye ederim.
Keyifli okumalar dilerim.

Dunkirk – 10 Temmuz 2025
10 Temmuz Salı akşamı Londra’dan arabayla yola çıktık ve Eurotunnel üzerinden Fransa’nın Calais kentine geçtik. Geceyi Dunkirk (Fransızca adıyla Dunkerque) yakınlarında, küçük bir gölün kenarında yer alan sessiz bir otelde geçirdik. Sabah Otis’le göl çevresinde kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra, Dunkirk’teki savaş müzesini ve Operasyon Dinamo’nun gerçekleştiği sahili ziyaret ettik.
Christopher Nolan’ın 2017 yapımı Dunkirk filmi, bu tahliyeyi kara, hava ve denizden üç farklı bakış açısından anlatır. Filmi izledikten sonra hem şehri hem de bu tarihi olayı daha yakından tanımak istemiştim. O zamandan beri Dunkirk’ü ziyaret etmek aklımdaydı.
Dunkirk, II. Dünya Savaşı’nın en kritik ve dramatik sahnelerinden birine ev sahipliği yapmış. “Dunkirk Tahliyesi” olarak da bilinen Operasyon Dinamo, 26 Mayıs – 4 Haziran 1940 tarihleri arasında gerçekleşmiş. Alman ordusunun Fransa ve Benelüks ülkelerini hızla işgal etmesi üzerine, yaklaşık 400.000 İngiliz ve Fransız askeri Dunkirk kıyılarında sıkışıp kalmış. Bunun üzerine Churchill’in kararı ile İngilizler acil bir tahliye operasyonu başlatmış.
Askeri gemilerin yetersiz kaldığı bu süreçte yüzlerce sivil tekne, balıkçı kayığı ve yat devreye girmiş. Sonuç olarak 338.000 asker mucizevi bir şekilde İngiltere’ye tahliye edilmiş. Bu olay, askeri anlamda bir zafer olmasa da moral ve direnç açısından büyük bir dönüm noktası olmuş. Winston Churchill bu operasyonu, “Savaş kazanılmadı, ama savaşın kaybedilmesi engellendi” diyerek tanımlamış. İngiltere’nin savaştaki direnci büyük ölçüde bu sayede korunmuş.
Tahliye sırasında 5.000 ila 10.000 asker hayatını kaybetmiş. 200’den fazla savaş ve nakliye gemisi batırılmış ya da hasar görmüş. Alman hava saldırılarında binlerce asker bombardıman altında can vermiş. Tüm bu kayıplara rağmen, tahliye edilen asker sayısının büyüklüğü nedeniyle tarihçiler hâlâ bu olayı bir “mucize” olarak nitelendiriyor.
Müzede bu operasyonla ilgili detaylı bilgiler, askerlerin kullandığı özel eşyalar, silahlar ve denizden çıkarılmış çeşitli araçlar sergileniyor. Beklediğimden fazla ziyaretçi vardı ve herkes sessizce her detayı dikkatle inceliyordu. Ben de kendimi Naziler tarafından kuşatılmış bir asker olarak hayal etmeye çalıştım. O sahilde geçen o dokuz günün 400 bin asker için ne kadar korkunç olduğunu düşünmek bile ürperticiydi.
Tüm bunları düşünürken, bugün hâlâ dünyanın farklı bölgelerinde benzer trajedilerin yaşanıyor olması aklımdan çıkmıyor. Özellikle Filistin’de, neredeyse iki yıldır süren ve Dunkirk’te yaşananları bile gölgede bırakacak ölçüde bir soykırımın devam ediyor olması, bunu da Batı ülkelerinin destekliyor olmasını aklım almıyor.
Müzeden çıktıktan sonra tahliyenin gerçekleştiği sahile yürüdük. Aradan geçen 85 yıla rağmen, o sahilde bugün gençler ve çocuklar koşuyor, oyun oynuyor, gülüyorlardı. Hayat olması gerektiği gibi devam ediyordu.
Dunkirk, II. Dünya Savaşı’na ilgi duyan herkesin mutlaka görmesi gereken bir yer. Yolunuz düşerse uğramadan geçmeyin.
Delft ve Den Haag – 11 Temmuz 2025
Dunkirk’ten ayrıldıktan sonra Hollanda’daki ilk konaklama noktamız olan Den Haag’a ulaştık. Ancak otele yerleşir yerleşmez, yakınındaki başka bir şehir olan Delft’e geçtik. Ayşegül’ün burada çalışmaya başlayan yeğeni ve eşiyle vakit geçirmek istedik. Bir yıldır bir teknoloji firmasında mekatronik mühendisi olarak çalışan Orkun’dan şehirle ilgili pek çok konuda bilgi alma fırsatımız oldu.
Delft Teknoloji Üniversitesi, dünyanın en iyi teknik üniversitelerinden biri ve bu nedenle dünyanın dört bir yanından çok sayıda öğrenci buraya geliyor. Belki de Trump gibi yabancı öğrencilere karşı açıkça düşmanca yaklaşan birinin varlığı, bu tarz üniversitelere ilgiyi daha da artıracaktır.
Delft de, Hollanda’nın birçok şehri gibi kanallarla örülmüş durumda. Bu kanallar şehre büyük bir güzellik katıyor. Genç nüfusun canlılığıyla birleşince Delft’in atmosferi oldukça hareketli ve keyifli hale geliyor. Ben Oxford ve Cambridge’e ciddi bir alternatif olarak gördüm burayı.
Orkun ve eşi Michelle, henüz bir yıl dolmadan mortgage ile kendi evlerini almışlar. Hollanda devleti, Orkun gibi nitelikli iş gücüne ciddi vergi avantajları sağladığı için burada maddi sıkıntı yaşamadan huzur içinde yaşayabiliyorlar. İşlerine, birçok Hollandalı gibi bisikletle gidiyorlar; bu yaşam tarzının katkısıyla oldukça formdalar.
İlk kez geldiğimiz bu küçük ve sakin şehri gerçekten çok beğendik. Biraz daha vakit ayırıp keyifle dolaşılabilecek bir yer. Turist kalabalığından uzak, ama keşfetmek isteyen için sanat, tarih ve zarafetle dolu masalsı bir şehir. Kanal kenarlarında küçük ve çok sevimli kafelerde insanlar huzurla oturmuş sohbet ediyor. Sadeliği ve samimiyetiyle huzur arayanlara birebir.
Akşam yemeğimizi şehrin merkezi olan Markt Meydanı’nda yedikten sonra Den Haag’daki otelimize döndük.
Ertesi sabah otelden ayrılmadan önce Den Haag şehir merkezinde biraz zaman geçirip şehir hakkında fikir sahibi olmak istedik. Daha önce çok fazla bilgi sahibi olmadığım bu kentin resmi adı ’s-Gravenhage, ancak yaygın olarak Den Haag kullanılıyor. Bizim bildiğimiz adıyla Lahey.
Her ne kadar Hollanda’nın başkenti Amsterdam olsa da, Den Haag hükümetin, kraliyet ailesinin ve yabancı büyükelçiliklerin bulunduğu şehir olduğu için ülkenin siyasi başkenti sayılıyor. Parlamento, Başbakanlık ve Kraliyet Sarayı burada yer alıyor. Hollanda Kralı’nın ofisi de Noordeinde Sarayı’nda bulunuyor. Ayrıca Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) ve Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC) gibi birçok önemli uluslararası kurum da burada. Bu nedenle şehir, “Dünya Barış Başkenti” olarak anılıyor. Gerçi son yıllarda bu kurumların itibarı da Trump ve Netanyahu gibi zorbalar tarafından hayli zedelendi.
Zamanımız sınırlı olduğu ve yanımızda Otis olduğu için gezemediğimiz Mauritshuis Müzesi de oldukça meşhur. Johannes Vermeer’in İnci Küpeli Kız tablosu burada sergileniyor. Ayrıca Rembrandt ve Rubens gibi ustaların eserleri de müzede görülebilir. Müzeyle aynı bölgede hava da güzel olduğu için sokaklar oldukça kalabalık ve canlıydı.
Birkaç saatlik kısa ama keyifli bir dolaşmanın ardından Amsterdam’a doğru yola çıktık.
Sonuç olarak Delft ile Den Haag’i kıyaslarsak biz Delft’i çok daha fazla beğendik.
Amsterdam – 12–13 Temmuz 2025
İki gece geçirdiğimiz Amsterdam bize adeta büyük bir tatil kasabası gibi geldi. Biz şehirlerimizi genellikle rant amacıyla şekillendirirken, Hollandalılar şehirlerini yüzyıllar boyunca keyifle yaşamak için inşa etmiş gibiler. Biz sadece bugünü düşünüp yarın ne olursa olsun diye yaşarken, onlar gelecek nesilleri düşünüyorlar. Ama buna rağmen biz milliyetçilikte ve vatan sevgisinde mangalda kül bırakmıyoruz, onlara ders vermeye kalkıyoruz. Millet ve vatan kelimeleri sanki para kelimesinin gizli kodları gibi bizde. Neyse…
Amsterdam, adını aldığı Amstel Nehri’nin denize döküldüğü noktada kurulmuş. İç içe geçmiş ve yarım daireler şeklinde dizilmiş kanallarıyla ünlü şehirde, bu kanallar boyunca sıralanan evlerin her biri ayrı güzellikte. Zamanında Avrupa’nın en önemli liman kentlerinden biri olan Amsterdam, bu stratejik konumu sayesinde büyük bir zenginliğe ulaşmış. Bugün şehirde yaklaşık 100 kilometre uzunluğunda kanal, 1.500 köprü ve 90 ada bulunuyor. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen bu kanal ağı, Amsterdam’ı sadece estetik değil, aynı zamanda tarihsel olarak da özel bir şehir haline getiriyor.
Şehir hakkında daha fazla fikir edinmek için, kanalların arasından limana doğru uzanan bir tekne turu yaptık. Özellikle bazı kanalların üzerinde sabitlenmiş tekne evler dikkat çekiciydi. Bu evler, II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan konut sıkıntısı nedeniyle ortaya çıkmış. Günümüzde yeni tekne evlerine izin verilmiyor; bu nedenle mevcut olanlar oldukça kıymetli kabul ediliyor.
Ev mimarisiyle ilgili hoş bir detay da şu: Dar ve dik merdivenler nedeniyle eşyaların evin içine taşınması zor olduğu için, neredeyse tüm evlerin çatısında bir çıkıntı ve ucunda bir kanca bulunuyor. Eşyalar, bu kancaya takılan makaralı bir sistemle pencereden içeri alınıyor.
Amsterdam aynı zamanda tam bir müze şehri. Ancak bu gezimizde müzeleri daha kapsamlı bir sonraki ziyarete bırakıp şehri sokak sokak keşfetmeyi tercih ettik. Zaten birçok müze için biletleri önceden almak gerekiyor, çok yoğun talep var. Özellikle Rijksmuseum, bir sonraki gelişimizde mutlaka görmek istediğim yerlerden biri. Müzenin hemen arkasında Van Gogh Müzesi ve birkaç önemli müze daha yer alıyor.
Amsterdam’daki günlerimizde hava oldukça sıcak ve nemliydi. Özellikle gençler küçük teknelere binip mayoları ve içkileriyle kanallarda geziyor, denize açıldıkları yerlerde yüzüyorlardı. Bu şehirde herkesin bir bisikleti ve bir de küçük teknesi varmış gibi bir hava hakim.
Genelde kalabalık ve turistik yerleri pek sevmem ama Amsterdam’ı gerçekten sevdim. Burası kısa süreli değil, uzun vadeli kalıp havasını sindirerek yaşamak gereken bir şehir. Yapacak ve görecek çok şey var. “Mutlaka daha uzun süreli geliriz,” diyerek şehirden ayrıldık.
Bremen – 14–15 Temmuz 2025
Amsterdam’dan sonraki durağımız olan Bremen’e doğru yola çıkarken, yolda iki şehirde mola verdik: Hollanda’daki Groningen ve Almanya’daki Leer.
Groningen, yaklaşık 230 bin nüfusa sahip bir üniversite şehri. Nüfusun dörtte birinden fazlasını öğrenciler oluşturuyor. 1614’te kurulan University of Groningen, Hollanda’nın en eski ve en prestijli üniversitelerinden biri. Bu genç ve çok kültürlü nüfus sayesinde şehir oldukça enerjik ve yenilikçi. Üniversite çevresinde çok sayıda kafe, bar, kültürel etkinlik ve hareketli bir gece hayatı var.
Şehrin en yüksek yapısı olan Martinitoren (Martini Kulesi), 97 metrelik boyuyla merkezdeki en dikkat çekici yapılardan biri. Önündeki meydan biz oradayken de kalabalık ve canlıydı.
Groningen’de trafik neredeyse tamamen bisikletlerden oluşuyor. Şehir merkezine arabayla girmek hem çok zor hem de neredeyse imkânsız. Dünyanın ilk otomobilsiz şehir merkezi burada kurulmuş. Bizim kültürümüz için hala şaşırtıcı uygulamalar bunlar.
Meydanın hemen yanında kurulmuş pazardan yiyecek alıp, oradaki masalardan birine oturarak öğle yemeğimizi yedik. Kısa ama keyifli bir geziden sonra Groningen’i arkamızda bırakıp yola devam ettik.
Groningen’den çıktıktan kısa süre sonra Almanya sınırını geçtik ve Leer adında küçük bir şehir karşımıza çıktı. “Acaba nasıl bir yer?” diye bakarken uğramaya değer olduğunu düşünüp plansızca rotamızı kırdık ve şehre girdik.
Aşağı Saksonya eyaletinde yer alan Leer, yaklaşık 35 bin nüfusuyla küçük ama karakteristik bir şehir. Genellikle Hollanda sınırına yakın seyahat edenlerin ya da Bremen–Hamburg rotasında ilerleyenlerin uğradığı, sakinliği ve tarihi dokusuyla öne çıkan bir durakmış zaten.
Bir kafeye oturup şehir hakkında araştırma yaparken hiç bilmediğim bir şey öğrendim: Meğer Leer, Almanya’nın kuzeybatısındaki Frizya bölgesine aitmiş. Bu bölge, etnik ve kültürel açıdan farklılık gösteren özel bir yapıya sahipmiş. Hatta burada konuşulan ayrı bir dil bile varmış: Frizce (Friesisch). Hem böyle bir bölgenin varlığını hem de ayrı bir dilin konuşulduğunu ilk defa burada öğrendim.
“Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?” derler ya, bence en güzeli ikisini birlikte yapabilmek. O zaman öğrenilenler de gerçekten kalıcı oluyor.
Şehrin içinden geçen Ems Nehri, adını aldığı Ems Körfezi üzerinden Kuzey Denizi’ne dökülüyor. Bu doğal yapı sayesinde Leer, tarih boyunca ticaret ve denizcilik açısından önemli bir liman olmuş. Bugün de eski şehir merkezi (Altstadt), kırmızı tuğlalı evleri, dar sokakları, kiliseleri ve nehir kenarındaki limanıyla oldukça etkileyici.
Şehirde yürürken, her zamanki gibi Otis’in ilgiyi üzerine çekmesi sayesinde birkaç Türk’le tanıştık. Bunlardan biri, tam 26 yıldır Leer’de yaşayan ve son 8 yıldır kendi kafesini işleten biriydi. Kısa bir sohbetin ardından, geceyi geçireceğimiz Bremen’e doğru yola koyulduk.
Bremen’de bir gece kalmayı planlamıştık. Ancak Almanya’da bazı şehir merkezlerine girebilmek için aracın çevreye duyarlı olduğunu gösteren bir etiket (Umweltplakette) taşıması gerektiğini öğrendik. Bu etiketi alabileceğimiz yerler hafta sonu kapalıydı. Bu nedenle bir gece daha Bremen’de kalmaya karar verdik ve ertesi sabah bu işlemi hallettikten sonra yola devam ettik.
Bu çağda hala arabanın camına plastik bir etiket yapıştırmak zorunda kalmak bana oldukça garip geldi. Oysa bu tür bilgiler plakaya elektronik olarak tanımlansa hem çok daha kolay hem de gerçekten çevreci olurdu. Her ülke kendi etiketini cama yapıştırmamızı isterse arabanın camı etiket panosuna döner. Bu tür gösterişe dayalı ama içi boş uygulamalar, gelişmiş kabul edilen ülkelerde bile insanı hayal kırıklığına uğratabiliyor.
Gezdiğimiz pek çok ülkede benzer örneklerle karşılaştık. Sözde çok ileri olan ülkelerin bazı konularda oldukça geri kalmış olduğunu, geri sandığımız ülkelerin ise birçok alanda daha pratik ve ilerici olduğunu fark ettik. İngiltere’de yaşarken de benzer şeyleri düşündüğüm sıklıkla olmuştu. Türkiye’nin birçok konuda eleştirsem de bazı konularda çok daha pratik çözümler sunduğunu kabul etmek lazım.
Kaldığımız otel, devasa ve yemyeşil Bürgerpark’ın içinde yer alıyordu. Paylaştığım yeşillikler içindeki fotoğraflar bu parktan. Otis’le iki sabah boyunca uzun yürüyüşler yapmamıza rağmen parkın ancak yarısını gezebildik. Gerçekten büyüleyici bir doğa alanıydı.
İlk gece geç saatte, yemek yemeden otele yerleştiğimiz için şehir merkezine yürüyerek gittik. Cumartesi akşamı olmasına rağmen ortam pek hoşumuza gitmedi. Merkezde çoğunlukla göçmen kökenli gruplar vardı ve adeta başka bir ülkedeymişiz gibi hissettik.
Ertesi gün öğleden sonra bu kez tek başıma şehir merkezine gittim ve bambaşka bir atmosferle karşılaştım. Bremen Mızıkacıları heykeli, etkileyici Bremen Katedrali ve çevresindeki tarihi yapılar gündüz de çok güzeldi.
Yaklaşık 570 bin nüfuslu Bremen, Weser Nehri üzerinde, Kuzey Denizi’ne açılan stratejik bir konumda yer alıyor. Tarih boyunca deniz ticareti açısından önemli bir merkez olmuş. Günümüzde ise havacılık, otomotiv, gemicilik ve gıda endüstrilerinin merkezi konumunda. Airbus ve Mercedes-Benz gibi dev firmaların tesisleri burada yer alıyor. Ancak tüm bu ekonomik güce rağmen, alt geçitlerde saksı çiçeğiyle yaşayan evsiz insanlara rastlamak mümkün. Şehir birçok zıtlığı aynı anda barındırıyor.
Tarihi Schnoor Mahallesi, Orta Çağ’dan kalma dar sokakları, rengârenk evleri, sanat galerileri, butik dükkânları ve kafeleriyle oldukça ilgi çekici. Nehir kenarına indiğinizde, kafelerde oturup bira içerek manzaranın keyfini çıkarmak mümkün.
Bremen’i görmek güzeldi ama yeniden gelmeyi isteyeceğimiz ve bizde iz bırakan bir şehir olmadi doğrusu. Bu duygularla Kuzey Denizi kıyısındaki Rostock’a doğru yola koyulduk.
Rostock – 16 Temmuz 2025
Bremen’den yola çıkıp geceyi geçireceğimiz Rostock’a doğru ilerlerken, “Yolda nerelere uğrayalım?” diye düşününce ilk durağımız Hamburg oldu. Benim aklımda Hamburg hep Beatles’ın ünlenmeden önce sahne aldığı liman şehri olarak kalmıştı. Ancak şehre girer girmez hem Ayşegül’de hem de bende “burada fazla zaman kaybetmeyelim” düşüncesi oluştu. Almanya’nın en büyük ikinci şehri ve en büyük limanı olan Hamburg’a daha planlı gidip zamanı da verimli kullanarak gezmek şart.
Bu yüzden sadece arabayla kısa bir şehir turu yapıp yolumuza devam ettik ve rotamızı Lübeck’e çevirdik.
Lübeck, gerçekten görülmeye değer bir şehir. Soğuk Savaş döneminde Batı Almanya sınırları içinde yer almasına rağmen, Doğu Almanya’ya çok yakın bir konumdaydı. Bu nedenle Batı Almanya’nın doğudaki ileri karakolu gibi görülürmüş. Berlin’e giden kara ve demir yolları da Lübeck üzerinden geçtiği için stratejik önemi büyük olmuş.
Tarihi şehir merkezi, gotik kırmızı tuğla mimarisiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Şehrin sembolü olan Holstentor Kapısı, Orta Çağ’dan kalma etkileyici bir savunma yapısı. Zamanında Almanya’nın 50 Mark’lık banknotlarında da bu kapının resmi yer alıyormuş.
Ben bu tarihi yapılarla ilgilenirken, Ayşegül Lübeck’in dünyaca ünlü marzipan (badem ezmesi) tatlısıyla tanındığını öğrendi ve hemen bir dükkana girip bir paket aldı.
Tarih, kültür ve sakin bir Baltık havası arıyorsanız Lübeck, kalmaya gerek olmasa da mutlaka uğranması gereken hoş bir durak.
Yol üstündeki bir diğer durağımız, yaklaşık 40 bin nüfuslu küçük bir liman kenti olan Wismar oldu. Özellikle hafta sonları yoğun ilgi gören bu tarihi şehir, bizim ziyaret ettiğimiz pazartesi günü oldukça sakindi. Çoğu dükkan ve restoran kapalıydı, belli ki Pazartesi, burada dinlenme günü.
Baltık Denizi kıyısındaki bu şehir, gotik tuğla mimarisiyle inşa edilmiş kiliseleri ve korunmuş şehir dokusuyla UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor. Soğuk Savaş döneminde Doğu Almanya sınırları içinde kalan Wismar, daha da ilginci, 1648–1903 yılları arasında bir dönem İsveç yönetiminde kalmış.
Balık yemeyi çok seven biri olarak, uzun zamandır aradığım o gerçek deniz kenarı balık restoranı deneyimini burada yaşadım. Google’dan bulduğumuz, küçük ama samimi bir restoranda son boş masayı bize verdiler. Şehir sakin olmasına rağmen restoran tamamen doluydu. Keman ve akordeon eşliğinde, Baltık Denizi’nden taze yakalanmış balıklarla keyifli bir akşam yemeği yedik.
Sürekli yolda olmanın tatlı yorgunluğu içinde burası bize adeta ilaç gibi geldi. Yan masadaki insanlar son derece sıcakkanlıydı. İngilizce bilen çok azdı ama yine de Otis’in saçlarına hayranlıkla bakarak başlayan “Tarzanca” sohbetlerimiz oldukça keyifliydi.
Günü burada sonlandırıp, geç saatlerde Wismar’dan ayrılarak yakın mesafedeki asıl hedefimiz olan Rostock’taki otelimize doğru yola çıktık.
Almanya’daki son gecemizi geçirdiğimiz Rostock, yaklaşık 200 bin nüfuslu, Baltık Denizi kıyısında yer alan bir liman şehri. Aynı zamanda oldukça köklü bir üniversite şehri de. 1419 yılında kurulan Rostock Üniversitesi, Almanya’nın en eski üniversitelerinden biri ve bu nedenle şehirde genç, dinamik bir nüfus hissediliyor.
Tarihi merkezdeki St. Mary Kilisesi, gotik mimarisiyle dikkat çekiyor. Bu kilisede yer alan Rostock Astronomik Saati, şehrin en etkileyici tarihi eserlerinden biri. 1472 yılında usta saatçi Hans Düringer tarafından yapılmış olan bu saat hem sanatsal hem de bilimsel açıdan son derece değerli.
Saatin üzerinde güneşin ve ayın konumları, ay fazları, takvim, zodyak burçları ve gezegen hareketlerini gösteren göstergeler bulunuyor. Her gün saat 12:00’de mekanik kuklalarla 12 Havari’nin geçit töreni canlandırılıyormuş. Biz oradayken saat 11:00’di, bu gösteriye denk gelemedik ama kısa bir müzik performansına tanık olduk. Törende havariler sırayla İsa’nın önünden geçerken gösteriliyor, Yahuda ise ihanetin sembolü olarak dışarıda bırakılıyor.
Saatin mekanizması hala çalışır durumda. İlk yapıldığında üzerindeki takvim 2018’e kadar gidiyormuş, daha sonra restore edilerek 2150 yılına kadar uzatılmış.
Rostock merkezinden çok vakit kaybetmeden, şehrin deniz kıyısındaki semti Warnemünde’ye geçtik. Geniş kumsalları, deniz feneri ve limanıyla hem yerel halkın hem de turistlerin favori noktalarından biri. Gerçekten Rostock merkezine kıyasla çok daha keyifli bir atmosfere sahipti burası.
Buradan ayrılarak, Polonya’daki hedefimiz olan Kołobrzeg’e doğru yola çıktık. Yol boyunca Almanya tarafında sayısız rüzgar türbini ve güneş paneli tarlası gördük. Almanya, temiz enerji üretimi konusunda dünyanın lider ülkelerinden biri. 2023 yılında ülkenin elektrik üretiminin %62’si yenilenebilir kaynaklardan sağlanmış.
Keşke biz de ülke olarak temiz enerjiye daha fazla yatırım yapabilsek. Ama bunun için, sadece politikacıların değil hepimizin, öncelikle kendi cebini değil, ülkesinin refahını düşünen bir zihniyete sahip olmamız gerekiyor. Zaten halkın zihniyeti düzgün olsa ona göre politikacılar seçer. Ben politikacılarımızın sorunlarımızın nedeni olduğunu düşünmüyorum, genel zihniyetin sonucu olduğunu düşünüyorum.
Kołobrzeg – 17-18 Temmuz 2025
Bu Kuzey Avrupa rotasında ana hedefimiz, Polonya’nın Baltık kıyısındaki Gdanskşehriydi. Ancak seyahatlerimizde genellikle günde en fazla 4–5 saat araç kullanmayı, yol üzerindeki küçük şehirleri keşfetmeyi seviyoruz. Bu yüzden Rostock ile Gdanskarasında bir gece konaklayabileceğimiz uygun bir yer ararken, araştırmalarım sonucunda tercihim Kołobrzeg oldu. Ama burayı o kadar çok sevdik ki hemen iki geceye çıkardık kalışımızı.
Yaklaşık 45 bin nüfuslu Kołobrzeg, Polonya’nın en popüler sahil kentlerinden biri. Özellikle şifalı çamur banyoları, termal kaynakları ve temiz Baltık havası ile tanınıyor. Şehrin uzun ve geniş kumsalları, sahile kadar uzanan sık ağaçlık alanları ve geride, doğayla uyumlu şekilde yerleştirilmiş otelleriyle tam bir tatil beldesi havası var. Yaz aylarında sıcaklık genellikle 25°C’yi geçmiyor, kışın ise nadiren sıfırın altına düşüyor. Aşırı sıcaklardan hoşlanmayanlar için Kołobrzeg oldukça ideal bir yer.
Buraya, daha uzun bir tatil için yeniden gelmeyi ve Otis’le birlikte sahilde saatlerce yürümeyi hayal ettim. Otis, yüzmeyi çok seven bir köpek, ırkı English Springer Spaniel. Londra’daki yaşamında neredeyse her gün gölde yüzmeye alışkın olduğu için, suya girer girmez içmeyi de alışkanlık haline getirmiş durumda. Bu nedenle Akdeniz ya da Ege’nin tuzlu suları onun için ciddi bir risk taşıyor, hatta çok içerse hayati tehlike bile oluşturabiliyor.
Ancak Baltık Denizi, neredeyse bir göl kadar az tuzlu. Bu da Otis için adeta bir cennet anlamına geliyor. Burada saatlerce yüzdü, kumsalda koşturdu, oyunlar oynadı. En güzel tarafıysa, kimsenin gelip “köpeğinizi denize sokmayın” gibi sanki denizler sadece insanlara aitmiş gibi aptalca bir uyarıda bulunmamasıydı. Tam aksine onun bu neşesini gören herkes onun videosunu çekti, gelip bizimle sohbet etti.
İlk kez geldiğimiz Polonya’da dikkatimi çeken bir diğer şey ise insanların samimiyeti oldu. Genellikle ilk temasta biraz çekingen davranıyorlar ama Otis’in varlığıyla sohbete biz başlayınca herkes içtenlikle iletişim kurmaya çalışıyor. İngilizce konuşan sayısı az, çoğu kişi ikinci dil olarak Almancayı tercih ediyor.
Kołobrzeg’in tarihi oldukça köklü. Yerleşimi 8. yüzyıla dayanan bu bölge, yüzyıllar boyunca Almanya, Prusya ve Polonya arasında el değiştirmiş. II. Dünya Savaşı’nda büyük ölçüde yıkılmış ve savaş sonrası baştan inşa edilmiş. 1945’teki Potsdam Antlaşması ile Almanya’dan Polonya’ya bırakılmış.
Almanya sınırını geçip Polonya’ya girdiğimiz anda ormanların belirgin şekilde arttığını fark ettik. Araştırınca öğrendim ki, ülkenin %30,9’u ormanlarla kaplı ve bu oranı 2050’ye kadar %33’e çıkarmayı hedefliyorlar. Bu artış hem devletin yürüttüğü ağaçlandırma projeleri hem de özel orman sahipliğinin teşvikiyle gerçekleşiyor. Bizdeki gibi “ormanlar yakılıp birilerine arazi veriliyor” durumu değil, tam tersine, özel bireylerin orman kurması destekleniyor.
Sanırım bu gezi boyunca benim aklımda en çok kalan yer Kolobrzeg oldu.
Gdansk – 19-20 Temmuz 2025
Kolobrzeg’deki sakin iki günden sonra Gdansk’a geldik ve burada da iki gece kaldık. İlk gün akşam yemeği için şehrin tarihi merkezi olan Main Town bölgesine doğru yürüdük. Daha ilk adımlardan itibaren öyle bir etki bıraktı ki bizde, uzun zamandır bir şehirde bu kadar kısa sürede bu kadar çok fotoğraf çekme isteği duymamıştım.
Yola çıkarken Gdansk’a kadar geleceğimizi bilen arkadaşlarım, şehrin ne kadar güzel olduğunu söylemişti. Ama bu kadarını beklemiyordum. O yüzden Gdansk ile ilgili biraz daha fazla detay vermek istiyorum.
Şehrin tarihi, yaşadıklarını öğrendikçe daha da etkileyici hale geliyor. Gdansk, II. Dünya Savaşı’nın başladığı yer olarak biliniyor. 1 Eylül 1939 sabahı, Alman savaş gemisi Schleswig-Holstein, Westerplatte Yarımadası’ndaki küçük bir Polonya garnizonuna saldırmış. Polonyalı askerler, sayı ve silah bakımından çok üstün Alman kuvvetlerine karşı tam yedi gün boyunca direnmiş. Bu direniş, Polonya tarihinin en önemli simgelerinden biri haline gelmiş.
Gdansk (eski adıyla Danzig), savaş boyunca hem Alman hem de Sovyet orduları tarafından kuşatma, çatışma ve ağır bombardımana maruz kalmış. 1945’te Sovyetlerin kente girmesiyle şehir neredeyse tamamen harabeye dönmüş. Özellikle Main Town bölgesi %80’e varan oranlarda yıkılmış.
Ancak asıl etkileyici olan, savaş sonrası yaşanan yeniden doğuş. Şehir, 1950’li ve 60’lı yıllarda büyük bir özenle yeniden inşa edilmiş. Bu süreçte yalnızca Alman dönemini hatırlatan yapılar değil, Polonya’nın tarihsel kimliğini daha çok yansıtan bir mimari anlayış benimsenmiş. Bugün gördüğümüz o büyüleyici atmosfer, aslında tarihsel referanslarla yaratılmış bir yeniden inşa ürünü. Öylesine ustaca yapılmış ki, gerçeğinden ayırt etmek neredeyse imkânsız. Ben bunları okumasam, hepsini orijinal zannederdim.
Bu kadar büyük bir yıkımın ardından, böylesine estetik ve tarihi dokuyu yaşatan bir şehrin ortaya çıkmış olması gerçekten inanılmaz. Düşünsenize, dünyanın en büyük savaşında yerle bir olmuş bir şehir, milyonlarca insanını kaybetmiş, ekonomisi çökmüş bir ülke… Ve tüm bunların ardından, birkaç on yılda Avrupa’nın en zarif şehirlerinden birini baştan yaratmışlar.
Gdansk’taki ikinci günümüzde sabah, Ayşegül’ü otelde bırakıp Otis’le birlikte, kalabalık nedeniyle tam gezemediğimiz yerleri kimseler yokken keşfetme fırsatı bulduk.
Öğle saatlerinde, Gdansk’a sadece 20 dakika mesafede bulunan Sopot şehrine geçtik. Yaklaşık 35.000 nüfuslu bu sahil kenti, termal kaplıcaları, lüks otelleri, plajları ve kültürel etkinlikleriyle Polonya’nın en gözde yaz tatili merkezlerinden biriymiş. Zamanında aristokratların ve entelektüellerin uğrak noktası olan şehirde kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra öğle yemeğimizi yedik.
Bu arada Polonya’da olduğumuz bu 4 gün ülke genelinde tatilmiş, hava da çok güzel olunca Gdansk ve Sopot normalin çok üzerinde kalabalıkmış. Spot’da en az yarım saat arabayı park edecek yer bulamadık sokaklarda. Restoranın birisine oturduk, ama o kadar kalabalıktı ki, siparişimizi bile almaya gelemediler, biz de kalkıp başka bir yere gittik.
Öğleden sonra yeniden Gdansk’a döndük ve rotamızı bu kez Amber Müzesi’ne (Muzeum Bursztynu) çevirdik. Burası, dünyanın en kapsamlı amber yani kehribar koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapan özel bir müze. Gdansk, tarih boyunca “kehribarın başkenti” olarak anıldığından bu müze şehrin kültürel kimliği açısından önemli bir yere sahip. Takı yapmaya meraklı Ayşegül için cennet gibi bir yerdi bu müze.
Kehribarın ne olduğunu ben de bu müzede daha yakından öğrendim: Milyonlarca yıl önce ağaç reçinesinin fosilleşmesiyle oluşan, yarı saydam ve genellikle altın–turuncu tonlarında bir taş. Takı, süs eşyası ve geleneksel tıpta kullanılıyor. Baltık bölgesi, dünyadaki kehribar rezervlerinin %80’inden fazlasına sahipmiş.
Müze iki katlı. İlk katta kehribarın oluşum süreci, jeolojik yapısı ve içinde böcek, örümcek hatta kertenkele gibi canlıların hapsolduğu ilginç örnekler sergileniyor. Girişte, tam 68 kiloluk ve 23 milyon yaşında dünyanın en büyük kehribar taşı ziyaretçileri karşılıyor. İkinci katta ise kehribardan yapılmış sanat eserleri yer alıyor. Hepsi son derece özenli ve etkileyici.
Gdansk’ta geçirdiğimiz bu kısa ama yoğun deneyim, sanırım hafızamızda uzun süre yer edecek. Böyle bir şehirden bugüne kadar haberdar olmamış olmamız ise içimi burktu. Gerçekten keşfetmekte geciktiğimiz ama iyi ki geldiğimiz bir yerdi.
Krakow – 21 Temmuz 2025
En başta söylediğim gibi Gdansk’tayken bir yakınımızın sağlık problemi nedeniyle acilen Türkiye’ye dönmemiz gerekti.
Yine de Krakow’la ilgili birkaç şey yazmak istedim, çünkü çok kısa süre kalmamıza rağmen bizi fazlasıyla etkileyen bir şehir oldu. Eski şehre yakın bir otelde konakladık; akşamüstü vardığımız gibi hemen kendimizi dışarı attık.
Yaklaşık 800.000 nüfusuyla, Varşova’dan sonra Polonya’nın en büyük ikinci şehri olan Krakow, bir dönem ülkenin başkentliğini de yapmış. Nazi işgali sırasında ele geçirilmiş olsa da, Varşova kadar büyük bir yıkıma uğramadığı için tarihî dokusunu büyük ölçüde koruyabilmiş. Şehrin Ana Meydanı, Avrupa’nın en büyük Orta Çağ meydanı olarak biliniyor ve gerçekten de inanılmaz keyifli bir atmosferi var.
Bu bölgede ara sokaklarda dolaşıp, meydana çıktık. Oradan da yürüyerek oteldeki görevlinin önerisiyle Yahudi Mahallesi’ne de gittik. Bir zamanlar Avrupa’nın en büyük Yahudi topluluklarından birine ev sahipliği yapan bu mahalle, II. Dünya Savaşı’ndan sonra neredeyse tamamen boşaltılmış. Şimdi ise barlar, kafeler, sokak sanatı ve canlı gece hayatıyla bambaşka bir kimliğe bürünmüş. Schindler’in Listesi filmine konu olan Oskar Schindler’in fabrikası da burada bulunuyor ama maalesef gezmeye vaktimiz yoktu.
Naziler, toplama kamplarına göndermeden önce bölgedeki Yahudileri bu mahallede toplamış ve ardından buradan Auschwitz’e sevk etmişler. Biz de Krakow’a gelmeden önce Auschwitz Kampı’na uğradık ama hiç beklemediğimiz şekilde, biletlerin önceden tükendiğini öğrenip içeri giremedik.
Buraları gezerken aklıma takılan şey, bu kadar büyük acılar çekmiş bir halkın, bugün kendilerine zulmedenlere değil, hiç alakası olmayan bir halkın insanlarına çok daha büyük bir zulüm uyguluyor olması. Daha yüz yıl bile geçmeden, aynı korkunç tarih tekerrür eder mi derken, bu kez o acıları yaşamış olanların başkalarına yaşatıyor olması her gün içimi acıtıyor. İnsanlığa dair umudumu ve inancımı yitirdiğimi hissettiriyor.
Krakow’daki bir dikkat çekici konu da komsusu olan Ukrayna’dan aldıkları göç diyebilirim. Savaş başladığında 3,5 milyon Ukraynalı Polonya’ya göç etmiş, bunların birçoğu geri dönmüş ama şu anda en az 1 milyon kişi halen Polonya’daymış. Polonya halkında Rusya’ya karşı ciddi bir öfke var ve bu yüzden Ukrayna’ya ciddi destek oluyor. Savaşlar sadece savaşan ülkeleri değil, çevre ülkeleri de çok etkiliyor tabii. Bunu en iyi bilen ülkelerden birisiyiz zaten Türkiye olarak.
Son Söz
Krakow’dan sonra sadece Sırbistan Niş’te ve sonra İstanbul’da uyku molası vererek İzmir’e geldik ve yolculuğumuzu bitirdik. Yaz sonuna kadar Alaçatı’da küçük otelimiz Sedirli Ev’de olacağız, bekleriz.
Dönüş için de rotayı oluşturmaya başladık kafamızda, bakalım yeni nereler var önümüzde.
Önceki gezilerimizi anlattığım yazilar:
Categories: Bütün Yazılar, Geziler
Detaylı ve samimi anlatım tarzınız, çok şık fotoğraflar ve daha da önemlisi vakit ayırıp paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Sağlıkla ilgili acil gelişmenin sorunsuz atlatılmış olduğunu ümit ediyorum. Ailecek, sağlıkla, sorunsuz bir dönüş yolculuğu diliyorum. Gelecek yazıyı sabırsızlıkla bekliyor olacağım. İyi tatiller.