Yaş 45, Yolun Neresidir Bilinmez

Bugün 10 Aralık 2013.

10 Aralik 1968 yılından bu yana dünyada geçirdiğim 45 yılın son günü, bundan sonrasının ise ilk.

10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi imzalanmış ve sonrasında da her 10 Aralık’ta İnsan Hakları Günü olarak kutlanmış.

1968 yılında gençliğin tüm dünyada özgürlük ve adalet kavramlarına sahip çıkmasına 68 ruhu denir. Bugün de 68 ruhu aynı anlamı taşır.

Ben, doğum günü, saati, yerine göre, sözde karakter ve gelecek analizi yapan bir bilim olduğu iddia edilen Astroloji’ye, bilim kavramını aşağıladığını ve basitleştirdiğini, gerçek bilim adamlarına ise saygısızlık yaptığını düşündüğüm için tamamen karşıyım. Bir çeşit yobazlık olarak görürüm bunu. Her ne konuda olursa olsun, bilmeden ve dayanaksız şekilde inanmaktır bana göre yobazlık. Doğduğum güne mutlaka bir anlam yüklemem gerekiyorsa, Yay burcu yerine, İnsan Hakları, Özgürlük ve Adalet burcu demeyi daha uygun görüyorum.

Bu yazımda dünyadaki 45 yılımdan hatırladıklarımın cımbızla seçtiğim bazılarını kronolojik sırada yazmak istedim. Hepsini yazmak için bir kaç cilt gerekiyor, 45 yıl az bir zaman değil çünkü.

Çocukluğumdan ilk hatırladığım; 1974 yılında sokağımızda televizyonu olan sadece bir ev vardı. Bahçeli bir evde oturan bu komşularımız, istisnasız her akşam bütün sokağı evlerinde ağırlar, bahçeleri sinema salonu gibi dolardı. Herkese çay ikram eder, sürekli koştururdu ev sahipleri. Diğer kadınlar da onlara yardım ederdi. Ama bu sürekli hizmet etme durumu, sokaktaki tek televizyon sahibi olmanın getirdiği prestijin yanında hafif kalıyordu sanırım, çünkü hiç şikayetçi olmazlardı bunca misafirden ve hizmet etmekten. O yıl dünya kupası vardı ve babam da maçları evde seyredebilmek için evimize televizyon aldı. Ama eve misafir kabul etme konusunda o kadar gönüllü olmadığından bizim evde kalabalık hatırlamıyorum hiç. O yıl herkes arka arkaya televizyon aldı ve sokaktaki curcuna havası yerini herkesin kendi evine kapandığı içe dönük havaya bıraktı.

1975’te ilkokula başladım. Her nedense erkek öğretmende okumak istemiştim. Kayıt sırasında öğretmen seçilmesine izin verilmediği için okula 1 hafta geç kaydoldum. Böylece erkek öğretmenin sınıfına verebildiler beni.  Sınıfa ilk girdiğimde bütün öğrenciler, benden 1 hafta önce başlamış oldukları için düz çizgileri bitirmişler, yan çizgilere başlamışlardı. Onlara yetişebilmek için saatlerce düz çizgi çizdim. Böylece hiç bir yere geç kalmamam ve cinsiyet ayrımı yapmamam gerektiğini de öğrenmiş oldum.

Okulda sınıf arkadaşlarım defter ve kitaplarını renkli kağıtla kaplamıştı. Babamdan renkli kağıt almak için para istediğimde bana gazete kağıdı kullanmamı, çünkü kağıt yapmak için ağaç kesildiğini, gazete kağıdı kullanarak ağaçları kurtarabileceğimi söyledi. Okul hayatım boyunca gazete kaplı kitaplarımı gururla taşıdım.Hala her türlü gereksiz kağıt kullanımında gözümün önüne kesilen ağaçlar gelir.Çocuk eğitiminde “neden”lerin önemini de babamdan öğrenmiş oldum.

İlkokul 5. sınıfa geçtiğim yaz, Anadolu liseleri sınavlarına hazırlanmak için biriktirdiğim harçlıklarımla çok güzel bir test kitabı aldım. Babam kitabı görünce beni sınava sokmayacağını, yatılı okumamı istemediğini, sınava çalışmak yerine oyun oynamamı istediğini söyledi. İstemeyerek kitabı bir arkadaşıma hediye ettim. O yıl Uşak’ta sınava girmeyen, daha doğrusu sınav stresi yaşamayan tek öğrenci bendim. O zaman babama kızmıştım ama şimdi değerini anlıyorum.

1977-1980 yılları arası Uşak’ın adı Küçük Moskova idi. Benim gittiğim ortaokul, diğer okullardan uzakta, mahalle arasındaydı. Diğer okullar sürekli boykotlar, protestolar, mitingler nedeniyle kapanırken, bizim okul sanki bunların tamamen dışında gibiydi. Her gün birilerinin yaralandığını ya da öldüğünü duyuyorduk ama sanki bunlar başka bir şehirde ya da evrende yaşanıyordu.

Ortaokulda öğleciydim, o nedenle sabahları babamın avukatlık yazıhanesinde sekreterlik yapar, babamın adliyeden gelmesini bekleyen müşterilere eşlik ederdim. Avukatın oğlu olduğum için, doğal olarak benim de hukuktan anladığı sanan bu müşteriler, belki de can sıkıntısından, bütün dertlerini anlatırlardı. Yazsam her birinin derdi bir roman olur sanırım. O 3 yıl boyunca, çözüm getirmeseniz de, insanları dinlemenin, acılarını paylaşmanın önemini anladım.

Babamın çok yakın arkadaşı ve aynı zamanda CHP il genel sekreteri olan ziraat mühendisi Ethem Kaya’nın yazıhanemize çok yakın bir şarküterisi vardı. Ethem amca her sabah babama uğrar, benim başımı okşar, hatırımı sorar, sonra dükkanını açardı. 1980 yılı Mayıs ayında bir sabah yine dükkanını açarken, kendisini tanımayan 17 yaşında Erzincanlı iki MHP’li gencin kurşunları ile öldü. Kendilerine yataklık yapan, hedef gösterenler ise babamın köyündendi. Babam kahroldu. Ölümün ne olduğunu, ilk o zaman her gün başımı okşayan o el yok olduğunda öğrendim. Ölüm bir yokluk hissiydi.

Cenaze töreni o zamana kadar gördüğüm en büyük mitinge sahne oldu. 12 yaşındaydım. Büyük bir kalabalıkla, kortejin en dışında diğer abilerimle, ablalarımla el ele yürümüştüm. O zaman insanlarla el ele olmanın, birlikte haykırmanın acıları azaltmasa da büyük bir güç olduğunu öğrendim.

12 Eylül 1980’de köydeydim. Sabah kalktım, mutfağa gittim. Annemle babamı çok üzgün görünce ne olduğunu sordum. “İhtilal oldu” dediler. O ne demek bilmiyordum. Sonradan çok acı şekilde öğrendim. İhtilal demek sökülen tırnaklar, falakadan şişen ayaklar, kaybedilen akıllar, yakılan kitaplar demekmiş. Çok sevdiğim ve hayat dolu ablalarımdan birisi, gördüğü işkence sonucu hastalandı. Manisa akıl hastanesine yatırıldı. Yıllar sonra dışarı çıktığında uyum sağlayamadığı için, hastanenin kantin işletmecisi olarak geri döndü. Uğruna işkence çektiği değerlerin hepsi yok edilmişti. Akıl hastanesi daha güvenli ve mantıklıydı ona göre. Askerden medet ummanın ne kadar yanlış olduğunu yok edilen bir nesli gözlerimle görünce öğrendim.

1979 yılında annem, 35. yaş gününde, yani ben 11 yaşındayken, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş şiirini okudu bana ve “yolun yarısına geldim oğlum” dedi. Çok kızmıştım ona. 70 yaşında ölecek olmasını kabullenememiştim. Halbuki 4 yıl sonra, 39 yaşında öldü. O zaman öğrendim, her an her şeye hazırlıklı olmak gerektiğini.

1982’de liseye başladım. Lise 1 yazında kaybetmiştim annemi. Kız kardeşimle benim, başarılı bir okul hayatımız vardı. Babam kız kardeşim ile bana, annemizi kaybetmemizin bizi zayıflatmaması gerektiğini, insanlara bu şekilde bir izlenim vermememiz gerektiğini söyledi. Sonraki yıllarda rekorlar kırarak okul birincisi oldum. Ben Boğaziçi Bilgisayar Mühendisliğini, kardeşim ODTÜ Ekonomi’yi kazandı. Sonucu bizim için iyi oldu belki ama hayatını başkalarının ne diyeceği üzerine kurmanın ve çocukları bu şekilde şartlandırmanın ne kadar büyük bir yük olduğunu da öğrenmiş oldum.  Yıllar boyunca bazen kendimi, belki alışkanlık haline geldiğinden, başkalarının düşüncelerini fazla önemseyip, kendi isteklerim yerine onlarınkini yaparken yakalıyıp mutsuz oldum. Şimdi kızlarıma, başkalarını dikkate almalarını ama kararlarını onların ne düşüneceklerine göre vermemelerini öğretmeye çalışıyorum.

1985’de İstanbul’a gelmek hayatımın en önemli dönüm noktalarından birisiydi. Hayatımda o ana kadar önemli gördüğüm değerlerin neredeyse tamamını yeniden gözden geçirdim. Bu değerlerin bazılarını hayatımdan çıkardım, bazılarına daha sıkı sarıldım. Yepyeni kavramlar öğrendim, yurtta kaldığımız arkadaşlarımızla birlikte birbirimizi büyüttük, geliştirdik. Boğaziçi Ünversitesi, YÖK gibi darbe mahsulü saçma sapan bir kurumun en az etkileyebildiği okullardan birisi olmasına rağmen, ben hocalarımıza değil arkadaşlarıma borçlu hissederim bütün gelişimimi.

1990’da okuldan mezun oldum. Arçelik’de başlayan profesyonel iş hayatım, arkasından arkadaşlarımla kurduğum Coretech, sonrasında Kokteyl ve Mackolik. Genelde mutlu olarak geçirdiğim iş hayatımla ilgili düşüncelerimi başka yazılarda daha detaylı yazmaya çalışıyorum zaten. Ama tek cümleyle bu süreçten ne öğrendiğimi söylemek gerekirse, çalışmak, üretmek, paylaşmak ve bunları da iyi bir ekiple dürüstçe yapmak hayattaki en büyük keyiflerden birisidir.

2013 yılına kadar arada askerlik için Ankara’da geçen bir yıl dışında hep İstanbul’daydım. 1991-1992 yıllarında Ankara’da Genelkurmay’da YÜGŞ (Yazılım Üretim ve Geliştirme Şubesi)’de askerlik yaparken 6 bilgisayar mühendisi bir odada otururduk. Yapılacak iş çok azdı ve o işleri de aramızda yüksek lisansı olan bir arkadaşımız, haftada yarım gününü harcayarak yapıyordu. Geri kalanlarımız boş oturarak zaman geçiriyorduk. Her biri Boğaziçi, ODTÜ,  İTÜ mezunu bilgisayar mühendislerinin zamanı heba ediliyordu. Ben bir gün boş durmaktansa, o zamanlar yeni popüler olan bir programlama dilini öğrenmeye çalıştım ve öğrendiklerimi komutanım olan Yarbay’a anlattım. Herhangi bir neden söylemeden hemen bunu öğrenmeyi bırakmamı emretti, boş boş oturmamı tercih ediyordu. Öğretmeye çalıştığı askerden medet ummamak gerektiği idiyse, bunu başarmıştı. Öğrenmiştim.

1993 yılında Cumhuriyet gazetesinin en popüler yazarı Uğur Mumcu, evinin önündeki arabasına konulan bomba ile paramparça edilerek öldürüldü. Zaten 1990’lı yıllar aydınlara yapılan ve faili bulunmayan cinayetlerle geçti. Turan Dursun, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Musa Anter, Çetin Emeç ve daha niceleri teker teker öldürülürken, devlet genellikle katillere arka çıkıyordu. Laf olsun diye verilen namus sözleri havada uçuşurken, hiç bir cinayet aydınlatılmıyordu. İşin en acı yanı bu yaşananları toplumun da unutmasıydı. Balık hafızalı bir toplum olduğumuzun belgesiydi bu, aydınlarına sahip çıkamayan bir toplum hangi değerlere sahip çıkabilirdi ki.

1999 yılında eşim Ayşegül ile evlendim, 2001 yılında Ezgi, 2004 yılında Esin doğdu. Onlarla ilgili olarak söyleyeceklerim bu yazının çok ötesinde, o nedenle onları da geçiyorum.

2013 yılında biraz da başka sulara yelken açmak lazım diyerek İngiltere’ye geldik ailecek.

Yolun ne kadarını tamamladığım konusunda çok da fazla kafa yormamak gerektiğini öğrenmiş birisiyim artık. Ayrıca hayatın bu dünyada yaşananlarla sınırlı olduğuna inanan, bu nedenle sonlu tek kaynağın zaman olduğunu düşünen birisi olarak, bundan sonra kalan zamanımı, bundan öncesine göre daha anlamlı, keyifli ve verimli yaşamak istiyorum.

Bunun için de daha çok okumaya, düşünmeye, yazmaya, dinlemeye, gezmeye yani kısacası daha çok öğrenmeye çalışıyorum.

Yolun ister yarısı, ister daha fazlası ya da azı kalmış olsun, son nefesi rahatlıkla verebilmenin yolunun, o vakte kadar her gece başını yastığa rahatlıkla koyabilmekten geçtiğine inanıyorum.



Kategoriler:Anılar, Bütün Yazılar

7 replies

  1. Erdem, cok guzel yazmissin, tesekkurler….

  2. Bir solukta okudum ve bitmese keşke dediğim romanların tadını aldım bundan da. Hele ki son paragraf çok can alıcıydı. Kaleminize sağlık.

  3. Güzel özet. Açılırsa kitap çıkar zaten. Nice öteki 45 yıllara kardeşim…

  4. Cok güzel bir yazı. 92 doğumlu biri olarak 80 darbesini ve yaşananları tam anlamıyorum ama ülkenin zor durumlardan geçtiğini şu anda bile iki ucu boklu değnek oldugunu gösteriyor bana.

  5. Aynı gün ve tarihte doğmuşuz. Sizi anlıyorum.
    Yazınızı keyifle okudum. Bir cümle hariç. Anne karnındaki bir bebeğe de sorsanız başka bir dünya var mı diye o da hayatının anna karnı ile sınırlı olduğunu söyler.

    • Birincisi anne karnındaki bebek soruyu anlayacak, analiz yapabilecek ve cevap verebilecek bir zekaya sahip değildir. İkincisi bebek anne karnındayken dışarıdan gelen sesleri ve tepkileri algılar. Üçüncüsü bebek 9 ay sonra anne tarafından kucağa alınır, gözlerini açar ve sınırların nerede olduğunu anlar. O yüzden bebek ile insan arasındaki benzetmenize katılmıyorum.

  6. Aydınlarına sahip çıkamayan bir toplum hangi değerlerine sahip çıkabilirdi ki.Yüreğinize
    sağlık Erdem Bey.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: