Yatırımlarım 3: Coretoon – EFE

Bundan önceki iki yazımda anlattığım Kaft ve Vispera’daki yatırımlarımda, aslında zaten var olan işlere para koyarak ortak oldum ve günlük operasyonlarında yer almadım. Yani sadece yatırımcı kimliğimle bu işlerde vardım. Bugün anlatacağım Coretoon ise aslında benim de kurucuları arasında olduğum, operasyonunda sürekli yer almasam da, aslında içinde olduğum, sıkı şekilde takip ettiğim ve çok sahiplendiğim ama ticari olarak başarısız projelerden birisi oldu.

Yanlış hatırlamıyorsam 1997 yılında bir gün, yazılım şirketimiz Coretech’i kuralı 2 yıldan fazla bir süre geçmiş ve şirket hızla büyürken, Boğaziçi Üniversitesinden hem sınıf hem de yurtta ranza arkadaşım olan Vedat Cankılıç ofise ziyaretime geldi. Ben onu bizimle çalışmaya ikna etmeye çalıştım ama o bu teklifimle çok ilgilenmeden bana başka bir projeden bahsetmeye başladı.

Vedat, biz okuldayken çok güzel karikatür ve resim yapardı. O zamanların en önemli mizah dergisi Gırgır’ın arka sayfasında amatör çizerlerin karikatürleri yayınlanırdı, ama derginin efsane çizeri ve patronu Oğuz Aral onun bir karikatürünü arka sayfa yerine iç sayfada yayınlamıştı. Okuldan sonra bankacılık sektöründe bilgisayar mühendisi olarak çalışan Vedat, Yeşilçam’ın emekçilerinden Kaya Abi diye birisinden bahsetti. Kaya Abi 3D (digital) animasyon filmi yapma konusunda hayaller kuran, hayatı boyunca zamanının ötesinde projeler düşünüp hiçbirini hayata geçirme şansı bulamamış biriydi ama Vedat’ı etkilemeyi başarmıştı.

Kaya Abi ile çizgi film yapmak istediğini, bir süre yazılım işlerinden uzak duracağını söyledi Vedat. Ben de işin detaylarını dinlemeye başlayınca fikir benim de hoşuma gitti. Çünkü Türkiye’de bu konuda çalışan neredeyse hiç kimse yoktu. Biz teknik becerisi yüksek olan bir ekiptik, Vedat ve Rıza hem teknik hem sanatsal becerisi yüksek yakın arkadaşlarımdı. Bu yüzden çizgi film sektörünün Türkiye’deki öncüleri olabileceğimizi hayal ettik. Sonra bunu Coretech’deki ortaklarımla paylaştık. Onlar da sıcak bakınca biz 29 Ekim 1998’de, yani Cumhuriyet’in 75. Kuruluş yıldönümüne yetiştirmek için kısa bir çizgi film projesi yapmaya karar verdik.

Yeni bir şirket kurduk ve adını da yazılım şirketimiz Coretech ile İngilizce çizgi film demek olan Cartoon’u birleştirerek Coretoon koyduk. O zamanlar daha internetin bile çok az kullanıldığı, çizim programlarının şimdikilere göre çok geride olduğu bir ortam vardı.  2D animasyon yapımında animatör çizerler alttan ışık gelen özel bir çizim masası kullanır ve her kareyi kâğıda elle çizer. Disney gibi stüdyolar da aynı teknikle çalışır. Çizilen her bitmiş kare özel bir teknikle tek tek bilgisayara alınarak özel yazılımlarla canlandırma, kurgu ve renklendirme yani boyama yapılır. Bu yüzden de ciddi bir işgücüne ihtiyaç vardı.

Çizgi filmlerde saniyede 12 kare çizilmesi gerekiyordu ve biz 20 dakikalık bir film hayal ediyorduk. Bu toplamda 12x20x60 yani 14,400 başarılı kare ederken, çöpe giden karelerle birlikte bu sayının en az iki katı çizim anlamına geliyordu. Bu işi yapacak piyasada neredeyse hiç kimse yoktu. Anadolu Üniversitesinin her yıl 25 mezun verdiği bir animasyon bölümü olduğunu öğrendik ve o yıl mezun olan öğrencilerin çoğunu işe aldık. Türkiye’de o zaman çizim masası yoktu. Bostancı’daki ofisimize yakın bir marangozhane bulduk, buranın sahibi Hakan’a projemizi ve neye ihtiyacımızı olduğunu anlattık. Hakan bize tam da işimize yarayacak şekilde masalar yaptı, böylece çizimleri yapmaya başladık.

Öyküyü Güner Hasanoğlu yazdı, müziğini Mehmet Ali Sanlıkol hazırladı, arka plan resimleri Hüseyin Yıldız, Efe karakterini Erhan Gezen çizdi. Vedat bitmiş resimlerin tek tek fotoğraf tekniğiyle bilgisayara alınması ve burada tamamen yerli yazılım kullanılarak birleştirilip sahnelerin canlandırma ve kurgulanmasını, yani teknik tabiriyle ‘compose’ işlemini gerçekleştirdi. Vedat ve benim Boğaziçi Üniversitesinde öğrenciliğimizden arkadaşımız Rıza Kuruüzümcü, teknolojiye açık bir ressam olarak, çizdiği geçiş resimleri ve görsel efektlerin yanı sıra, dünyada belki ilk yapılan, kendi oluşturduğu 3D animasyonları diğer çizerlerin 2D sahneleriyle birleştirdi. Daha birçok kişinin büyük emeği olan bu filmde herkesi buraya tek tek yazmam zor olacak.

Coretech’deki ortaklarımızdan ve şirketin genel müdürü olan Namık Kural, projenin en başındaki kişi yani yönetmen konumuna geçti ve projeye sponsor bulmak için de uğraştı. Projenin tüm finansmanını Coretech’in yazılım projelerinden kazandığımız paralarla biz sağlarken, o yılki tüm karımız olan 250 bin doları bu projeye harcadık. O zaman harcanan bu tutar sanırım şimdinin en az 1 milyon doları ediyordur ve neredeyse hiç sponsor bulamadık. Sadece kişisel ilişkilerimiz sayesinde hatır için Microsoft 20 bin dolar göndermişti.

Sonuçta projeyi Ağustos 1997’de başlayıp Ekim 1998’e yetiştirdik ve televizyonlarla görüşmeye başladık. Biz en azından televizyonların yayınlamak için bize para vereceğini sanıyorduk, ne safmışız. Bırakın para vermeyi, görüştüğümüz bütün kanallar yayınlamak için para istedi bizden. En sonunda Kanal D, lütfederek bizden para almadan 29 Ekim’de yani Cumhuriyetimizin 75. yılında prime time’da yayınlayacağını söyledi ve yayınladı.

O gün tüm kanallar içinde en çok izlenen program olmuş Efe. Tabii bu başarı ekip olarak bize çok büyük gurur verdi ama benim en çok gururlandığım an, hayatım boyunca bana çok nadiren aferin diyen babamın arayıp, “çok beğendim oğlum, aferin” demesiydi. O aferin 250 bin dolardan daha değerliydi benim için. Benzer durumu bu projeye emek harcayan herkes yaşadı aslında, neticede para kazanamadık ama büyük bir gurur duyduk hepimiz.

Burada bunca yıl sonra içimde kalmış bir sitemimi yazmadan edemeyeceğim. Coretech’deki büyük ortağımız ve abimiz Namık Kural, filmin sonunda katkılarından dolayı sadece Microsoft’a teşekkür etmişti. Ben buna şiddetle karşı çıktım, çünkü onlar sadece 20 bin dolar vererek en büyük sponsormuş gibi yazılıyorken, alnının teriyle kazandığı bütün parayı harcayan bizlerin ve Coretech’in ismi geçmiyordu. Ben bu kadar itiraz edince Coretech ismi yazıldı, ama ortakları olan bizlerin isimleri sanki yer yokmuş gibi yazılmadı, bunca yıl sonra diğer ortaklarımın isimlerini ben ekleyeyim buraya: Şefik Sertel, Cahit Güvensoy, Sümer Çalbaş, Yusuf Bülbül, Harun Akcan.

İnsanlar bazen egosuna yeniliyor ve başarıyı paylaşarak büyütmek yerine tek başına sahiplenmeyi tercih edebiliyor. Çoğu ortaklıktaki en büyük sorunlardan birisi zaten bu ego sorunudur. Bu konuda yıllar önce yazdığım şu yazıya göz atabilirsiniz: https://erdemyurdanur.com/2013/12/02/girisimcilik-uzerine-2-ego-mu-lego-mu/

Coretech’deki bütün kazancımızı Efe için harcamamıza rağmen ümidimizi kaybetmedik ve sinemalarda gösterilmek üzere daha büyük bir proje yapmak için çaba göstermeye devam ettik. Sinemalarda gösterilecek bir filmin en az 60-80 dakika arasında olması gerektiğini düşünerek buna göre bir çalışma yapmaya başladık. Uçurtmayı Vurmasınlar gibi harika bir film senaryosu yazmış olan Feride Çiçekoğlu’na ulaştık ve bizim için bir senaryo yazmasını istedik.

Feride Hanim bence çok iyi bir fikir ve senaryo ile geldi. Bu senaryoda, bir çocuk bilgisayar başında oyun oynarken kullandığı fare, gerçek bir fareye dönüşerek çocuğu elinden tutup bilgisayar ekranının içine çeker ve Yerebatan Sarnıcı içindeki Medusa başının yanından çıkartır. Buradan başlayarak çocuğa İstanbul tarihinden efsaneler anlatır film boyunca. Son derece eğlenceli, bilgilendirici ve aslında her yaşa hitap eden bu senaryoyu çizgi film yapabilmek için en az 1 milyon dolar harcamamız gerekiyordu. Böyle bir paramız olmadığından sponsor bulmak için bir sürü kapı çaldık. Zamanın Kültür Bakanı Fikri Sağlam’ın projeye sıcak bakacağını, çünkü senaryonun Türkiye’nin tanıtımı için de çok uygun olduğunu düşüneceğini sanıyorduk, ilgilenmediler bile ya da biz siyasetçilerin ilgisinin nasıl çekileceğini bilmiyorduk. Hiç kimseden destek göremeyip bütün çalışanlarla birlikte bu ülkeye olan inancımız sarsılmış şekilde Coretoon’u kapatmak zorunda kaldık.

Hiç unutmadığım bir anekdot daha yazmak istiyorum. Fatih Altaylı’nın o zamanlar Hürriyet gazetesinde Ne Zaman Adam Oluruz başlıklı bir köşesi vardı. Bir gün, İtalya’da şarap üretimi de yapan çok zengin bir adamın bağ evine davet edilen gazetecilerden birisi olarak, neler yaşadıklarını anlatan bir yazı yayınladı. Yazıda yemekten sonra mahzene indiklerini, adamın herkese çok uzun yıllar boyunca saklanmış şarabından çay kaşığı ile ikram yaptığını, kendisinin de şarabı çok beğendiği için bir çay kaşığı daha rica ettiğini, ama adamın herkese iki çay kaşığı verseydim torunlarıma şarap kalmazdı dediğini yazmıştı. Yazıyı da “ne zaman adam oluruz, torunlarımıza kalsın diye şarap yaptığımız zaman” diyerek bitirmişti.

Ben bu yazıyı okuyup kendisine bir mail gönderdim ve bizim çay kaşıklarıyla tüketilemeyecek ve torunlarımıza gururla bırakabileceğimiz bir şey ürettiğimizi, bu konuda hiç kimseden destek görmediğimizi yazdım. Kendisinden para istemediğimi ana en azından köşesinde İtalya’daki zengin bir adamı yazmak yerine, çalıştığı grubun TV kanalında en çok seyredilen program olan Efe’yi anlatmasının bize sponsor bulmak için yardımcı olabileceğini söyledim. Ne zaman adam oluruz sorusuna cevap olarak da, değer üretmeye çalışan bizim gibi insanların desteklendiği zaman diyerek de bitirdim. Mailimi ya okumadı ya da okudu ve cevap vermeye gerek görmedi, ama sonuçta biz tek bir kişiden bile destek görmedik.

Destek görmememizin bir nedeni 90’li yıllarda henüz dünyada girişimcilik konusunun çok yeni olması olabilir. Herkesin kendi bacağından asıldığı bir ortam vardı, şimdiki gibi mentorluk alabileceğimiz hiç kimse yoktu. Ben şu anda zamanımın ciddi bir kısmını birçok genç girişimciye hiçbir çıkar gözetmeksizin mentorluk yapmak için harcıyorum, o zamanlar böyle insanlara ulaşmak imkansızdı. O yüzden şimdiki girişimciler bu açıdan daha şanslı diye düşünüyorum.

Bana hep başarılı girişimlerini ve yatırımlarını yazıyorsun, başarısız olanları da yaz diyenler oluyor. O yüzden başarısız olan bir girişim örneği olarak Coretoon’u yazmak istedim. Efe her ne kadar başarılı olduysa da Coretoon ticari olarak başarısız oldu. Şirketi devam ettiremeyip başka bir film yapamadığımız için çok üzüldük ve başarısız hissettik kendimizi.

Coretoon deneyimi bana bir proje yaparken finansal olarak kendimizden başka kimseye güvenmememiz gerektiğini öğretmiştir. Başka insanların projelerine çok sayıda yatırım yaptım ama kendi girişimlerime stratejik birkaç ortak dışında neredeyse hiç yatırım almadım diyebilirim. Her zaman kendi emeğimle kazandığım parayla iş yapmayı kendime prensip edindim ve bundan da son derece mutluyum. Çünkü başkasının parasıyla iş yaparsam o parayı kaybetme stresi beni kendi paramı kaybetmekten çok daha fazla yorardı. Ayrıca sürekli hesap veren bir konumda olmak benim kişiliğime de çok uygun değil. 

Filmin iyi bir kaydını ne yazık ki bulamadım. Sevgili Rıza’dan çıkan bir kopyayı Youtube’a koyabileceğim bir formata çevirdim. Belki bu yazıyı okuyan Coretoon’un eski çalışanlarından ya da ortaklarından birisinde daha iyi bir kopya vardır, bana ulaştırırlarsa o kopyayı koyarım bunun yerine.



Categories: Anılar, Bütün Yazılar

9 replies

  1. Erdem, o kadar güzel özetlemişsin ki bu süreçte yaşananları. Okurken o günler, yaşananlar, zorluklar ve güzellikleriyle tüm o anılar gözlerimin önünden kısa bir film gibi geçiverdi. Eline emeğine sağlık. Ben de bu noktada tüm bu “çizgi film” hikayesinin aslında nasıl başladığını ta en başından alarak biraz olsun katkıda bulunmak isterim.

    1995 yılıydı. O zamanlar çalıştığım IT şirketinde, ki büyük bankalardan birinin sektörde bir okul gibi bilinen IT firmasıydı, iş arkadaşım Demet’in kulağıma fısıldadığı bir bilgiyle başladı her şey. Demet sinemaya tutkulu bir arkadaşımızdı ve bana yönetmen Yavuz Özkan’ın o yaz, ilgilenen gençler için açacağı ücretsiz bir sinema kursundan bahsetti. Kurs, bir yıllık bir programdı ve sinema eğitimi yanında alt bölüm olarak çizgi animasyon eğitimi de içeriyordu. Benim çizime olan merak ve yeteneğimi bildiğinden ilgilenebileceğimi düşünmüştü.

    İlgilendim de. Ve gidip görüştüğümde öğrendim ki, program en az bir yıllık ve full-time bir programdı. Düşünebiliyor musunuz, 90’lı yıllarda idealist bir yönetmen birbirinden değerli sinema eğitmenleri ve profesyonellerinden ders alabileceğiniz böyle bir program sunuyor. Hem de bedava! Gel de o yılları özleme… Konuya dönersek, artık önümde çok ciddi bir karar duruyordu. Hem işmii, hem de bu eğitimi eş zamanlı götürme şansım yoktu. Ya bu fırsatı pas geçecektim, ya da işimden istifa edip ciddi olarak ilgi duyduğum bu hızlandırılmış programla sinema ve animasyon konusunda kendimi geliştirecektim.

    İşin ironik tarafı, bu kararı alırken daha önceki önemli kararlarımda da yaptığım gibi kendisine danıştığım can dostum ve fikirlerine çok değer verdiğim Erdem’e danıştım yine. Bana özetle dedi ki, “Evet, alacağın kararda tabii ki riskler var, sektör değiştirmek büyük bir karar, ama sen bu fırsatı bir daha bulamayabilirsin. Sonuçta bilgisayar mühendisisin, diyelim işler umduğun gibi gitmezse her zaman kendi mesleğine dönüş yapabilirsin, ki yaşın da buna müsait” Ve tabii ben Erdem’den de aldığım gazla (!), bir de üstüne o zamanki eşim de (sağ olsun) bana destek çıkınca işimden istifa edip programa başladım.

    Yavuz Özkan sinema okulunda, ki burada kendisini saygıyla anıyorum, bir yıl çok değerli hocalardan eğitim aldık. Animasyon konusundaki eğitmenlerimiz bu işin Türkiye’deki piri diyebileceğimiz Cemal ve Meral Erez idi. Anadolu Üniversitesi Animasyon bölümünde dekadrolu ders veren bu değerli çift, bana animasyon ve sinema bilgisi yanında hayata bakış ve kendi değerini anlama gibi konularda da çok şeyler katmıştır. Kendilerine buradan tekrardan saygı ve selamlarımı yolluyorum.
    Özetlersek,ı bu bir yıllık süreçte ben oradaki hocalarımızdan çok değerli sinema emekçisi Kaya abiyi tanıdım. Kaya abi, yıllarını sinema sektöründe geçirmiş, sinema setinde aklınıza ne gelmişse yapmış bir ağabeyimizdi. Elinden sinemaya dair teknik olarak aklınıza gelebilecek hertürlü şey gelirdi. Çok birikimli bir insandı ve Erdem’in dediği gibi zamanının ötesinde ve genel geçer anlayıştan çok farklı fikirleri ve hayalleri olan biriydi. En büyük hayallerinden biri de Türkiye’de uzun metraj bir çizgi (2D) animasyon filmi yapmak ve bu alanda öncü olmaktı. Sinema eğitimi sonrasında ben bir müddet çizgi film sektöründe deneyim kazanmak üzere iş görüşmeleri yapsam da şartlar ve olanaklar, özellikle kendi mesleğimle kıyaslandığında çok ciddi hayal kırıklığı idi. O yıllarda çok sınırlı veemekleme döneminde olank bir sektörden bahsediyoruz tabii.

    Çizgi film sektöründe nasıl kalabilirim diye düşünürken Kaya abi ile günlerce süren sohbetlerimiz oldu. En sonunda Kaya abinin hayali gibi başlayan çizgi film projesine benim de aklım yattı. Bu işi denemeli, peşinden koşmalıydık. İşte ondan sonra aklıma Erdem’le görüşüp bu fikri ona da açmak geldi. Gerisini zaten kendisi çok güzel özetlemiş.

    Benim projeye dair söyleyeceğim bir iki ek kelam daha olacaksa; çok yorucu, son derece emek yoğun ama hepimiz için bir o kadar öğretici ve geliştirici bir süreç oldu diyebilirim. Ekip içi ve kendi içimizde zaman zaman doğal olarak gerginlikler de yaşadığımız oldu. Günler geceler boyu çalıştık, zaman zaman sabahladık. Ama günün sonunda hepimiz birbirimize güvendik. Sırtımızı birbirimize dayadık. Ben bu dayanışma ve işbirliği duygusunu ömrüm boyunca unutmayacağım. Sürecin sonunda finansal olarak şirketi düzlüğe çıkaramasak da, cumhuriyetin o anlamlı yıl dönümüne o kadar değerli bir filmi, yüzde yüz bu ülkenin kaynaklarıyla üretmiş ve kısıtlı sürede yetiştirebilmiş olmanın gururunu yaşadık. Yeni kuşak belki bilmez (!) ama o eski kuşak babalardan kolay kolay övgü sözcükleri duyamazsınız. Rahmetli babamın bana filmi TV yayınında seyrettikten sonra oğlum seninle gurur duyuyorum deyişinden sonra yaşadığım duyguyu sanırım ben hiçbir şeye değişemem. Bunun için bile hem Erdem’e hem de tüm geçmiş Coretech ailesine tekrardan tüm samimiyetimle teşekkür ediyorum.

    Gençler, sonu ne olursa olsun yüreğinizin size ısrarla fısıldadığı yoldan gidiniz. O yol, size en kötü senaryoda bile ciddi hayat öğretisi ve gelişim getirecektir.

    Vedat Cankılıç (bir Coretoon emekçisi)

  2. İlk oyunumu 1996 yılında yazdım. O zaman bir HBYS firmasında çalışıyordum. Akşamları evde basic ile yazılmış basit oyun kodları inceliyor, bir şeyler yazmaya uğraşıyordum. Mastermind (http://bit.ly/39PxPlp) oyununun rakamlarla oynanan bir sürümünü kodladım. Visual Pascal ile yazmıştım. İki kişilik bir oyundu. Arkadaşınıza karşı ve bilgisayara karşı oynayabiliyordunuz. Hatta o zaman o kadar güçlü bir AI yapısı oluşturmuştum ki, bilgisayar brute force ile sizin sayınızı üç veya dört denemede bulabiliyordu. Bilgisayarı yenmek çok zordu. Oyunu uzun bir süre disketlerde yedekli olarak sakladım ama tüm yedekler sonunda bozuldu. O zaman GIT gibi bir şansımız olmadığı için kayboldu gitti.

    İkinci denemem 1999 yılında idi. Bilkent Üniversitesi’ nde çalışmaya yeni başlamıştım. O zamanlar “Çilek Net” adında milliyetçi tayfanın kurduğu bir firma, arkadaşlar aracılığı ile “Kurtuluş Savaşı temalı bir oyun yazılabilir mi?” diye bize ulaştı. Arkadaşlarla birlikte (Batur Orkun kulaklarını çınlatalım burada) heyecanlandık, “Böyle bir şey yapabilir miyiz? Nasıl bir ekip lazım? Neler yapabiliriz?” diye düşündük. Üç yazılımcı, iki grafiker, üç müzisyen ve bir tarihçi hocamız ile bir ekip kurduk. Neler yapabiliriz, nasıl yapabiliriz diye bir ton kafa yorduk. Oyuna Çanakkale Savaşı ile başlamaya karar verdik. Grafiker arkadaşlarımız Çanakkale Savaşı için bir dakikalık bir giriş animasyonu hazırladılar ki; öyle kalitede bir işi şu an halen göremedim. Bir toplantıyla bunu Çilek Net firması sahiplerine sunduk ve hesapladığımız donanım ve çalışan maliyet bütçesini sunduk. Bize “Ne bütçesi? Siz yapın oyunu; beğenirsek bir şeyler yaparız.” diye geri döndüler 🙂 Bu deneme de yüksek başarıyla !! sonuçlandı.

    Daha çok üzüldüğüm nokta, hikayem benzersiz değil. Bir çok kişi, çok farklı projelerde benimle aynı hayal kırıklığı yaşadı, hayallerini çöpe attı. Vizyonsuz kapital sahipleri yüzünden nice güzel fikirler heba oldu.

    • Turkiye’de rant ile gelir elde etme aliskanligi ureterek gelir elde etmenin hep ustunde olmus. Uretmeye calisanlara da ya inanilmamis ya kucuk gorulmus. Hala ayni aslinda durum. Bu degismedigi icin de ekonomimiz de ortada..

  3. Zamanın çok ötesinde bir iş olmuş. Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum.

  4. CORETOON TEKNOLOJİSİ ve EFE İÇERİĞİNİN BENDEKİ ÇAĞRIŞIMLARINDAKİ EPİK AMACI ARALAMAK ÇABASI

    Genellikle amaçlar ile hedefler birbiriyle karıştırılmaktadır. Ben de güncel yaşamda söyleşirken bu kavramları kullanırken çok seçici davranmıyorum. Ancak, tahtanın başında, elde kalem/klavye ciddi konuları ele alırken, kavramsal nitelemelerimin ciddiyetine bürünüyorum. Bu girişle hem 1990 ortalarında kurduğunuz girişimin teknolojik özgünlüğü ve öncüllüğü hem de EFE Filmi üzerinden verilen öte mesajların bendeki çağrışımlarını ele almaya çalışacağım.

    Şirketin geliştirdiği teknoloji burada tam bir Ar-Ge çalışmaları yürütmüş. Ne, taklit stratejisi gütmüş ne de ticari fırsat diyebileceğimiz benzeri ürünlerin yerelleştirilmesi metodunu baz almamış. Belki de hiç konuşmadıkları halde kendilerine biçtikleri misyonlarının aşkıyla yepyeni teknolojilere girmişler. Belki de, son bin yıldaki teknolojik geri kalmışlığımıza inat ederek gizli bir törenle ittihatçı yemini(!) gibi bir yemin ederek ülkeye teknolojik açılımlar ve kazanımlar getirmek istemişler. Öyle ya! Efe Filmi’ndeki işlenen tema, şirketin ürettiği teknolojinin öncüllüğü… Bu teknoloji ile yapılan anlatımların 75. yıl ile isabet ettirilerek senkron mesajlar ve amaçlar…

    Yerli Teknoloji İle Ulusal-Milli Bir İçerik Hatırlatması: EFE
    Endülüs Emevileri, Abbasiler, Selçuklular (750-1250) ve ardılı Osmanlılar önemli bir teknolojik birikim sahibi oldular, geliştirdiler. 1550’lerden itibaren Osmanlı Batının gerisine düştü, Sanayi Devrimi’ni gerçekleştiremedi. Osmanlı, GSMH’nin % 83’ünü topluyordu. Osmanlı’da durumun vehametini ve halkın fakirliğini anlamak için Cumhuriyet Dönemi ile kıyaslama yapmak gerekir: Cumhuriyetin ilk 60 yılı GSMH’nin % 30-40’ını vergilendiriyordu.
    EFE, Osmanlı Dönemi’nde halktan zorla alınan vergiler, adalette başgösteren haksızlıklar ve yönetimin baskı ve zulmüne karşı özellike Ege ve İç Batı Anadolu’da tarihin kendi içinde oluşturduğu sosyolojik ve paramiliter bir yapı. Kamu Yönetimi açısından “Eşkiyalık” tanımı yüklenebileceği gibi yerel halk tarafından sığınılacak ve korunma müessesesi ve kendi edebiyatını, müzikal birikimini üretebilecek kadar kökleşmiş bir kültür.
    Ankara’da “Seymen”, Erzurum’da “Dadaş” olarak da anılır. Efeliği, zeybekliği sadece Ege’ye mal etmek yanlış olur. Bugün sadece Kastamonu vilayet olarak bilinir ama bugünkü Üsküdar, Kadıköy Kastamonu’ya bağlıdır. Yukarıdaki yazdıklarım dışında Kastamonu, Bolu, Ordu, Tokat, Giresun’da bu protest örgütlenmeleri görürüz.
    Anadolu coğrafyası dışında da bugünkü Halep ve Lübnan’da, Girit ve Rodos’ta “Zeybek” unsurları görülür.

    *

    Son 5 asır teknoloji üretmeyip, Anadolu insanının kursağındaki ekmeğini zorbalıkla alan yönetime karşı gelen EFE, ülke işgal edilince yerel milis tepkilerin yetmeyeceğini idrak eder ve bölgesel direniş yerine topyekûn örgütlü bir direnişin parçası olur.
    EFE filminde, işgalciler tarafından öldürülen Mehmet Emmi’nin hesabını kızanlarıyla değil kişisel olarak gören EFE’nin adaleti kızanları tarafından sadakatle ödüllendirilir. Bu sahne, “siz cephede lazımsınız” direktifini verdiği gibi, EFE’nin duygularını belli etmemesi sevgisini çiçek ile ulaştırdığını kimsenin görmemesi de gerekir.
    -Zaafları bilinen lider ve Gerizler Başında türküsünde aktarıldığı gibi mahkeme önünde, zulmün önünde eğilip geçen bir EFE olur mu hiç?

    Aslında Bizanstan başlayan vergi politikalarının Osmanlı’da 1400’lerde devamıyla ortaya çıkan ve edebiyatını, musikisini, ritüellerini oluşturarak kurumsallaşan EFELİK, emperyalist işgal ile yeni bir sınav vermektedir. 1918’de başlayan işgal, halkın emperyalistler tarafından gördüğü insanlık dışı uygulamalar EFE’leri daha önce karşı olduğu devletin yüksek memurlarıyla bir olmaya aynı “YÜKSEK ve ULVİ AMAÇLAR” için bir araya getirecektir.
    Düzenli orduya geçerken tavuk budu yiyen, emredin EFEM diyen kızanın yerine emir-komutanın birliği içinde hem amaçlar hem de hedefler birleşmiştir.

    *

    Filmdeki kuşun sevinçten uçmak yerine anti-emperyalist bir tepkiyle düşüp bayılması, dağları mesken edinmiş EFE’nin şefkati mücadelenin haklılığı açısından şahane bir sahnedir.
    Kuş, sürekli hakikati ve adaleti gözeten sevimlilik atfeden, sevinçten zeybek oynayan tarafıyla resmedilmiştir. O kuşlar ki, efelerin tüfenginden, bombalarından çıkan seslerden hiç de rahatsız olmayıp bazı işbirlikçi bazı hayvanları da kovmak ister.
    Sonuç olarak, emperyalizm yenilir.
    EFE, dağları mesken tutmaktan vazgeçer ve sevda yurdunda yari ile buluşur. Farklı renklerdeki(*) iki kuş da yürekten cıvıldarlar ve sevgileşirler…

    *
    Sonuç:
    Teknoloji üretmeyen topluluklar işgal edilmesi, aşikardır. Coretoon bir teknoloji firması olarak iç paydaşlarına ve hedef kurumlara “Kendi teknolojimiz ve EFE yapıtıyla” mesajlarını vermiş, paydaşların, ilgililerin, yetkililerin çoğu anlamamış yahut anlamamazlıktan gelmiştir.
    Projenin başarıya ulaşıp ulaşmaması, hedefin gerçekleşmemesi bu girişimin her bireyinin çabalarının, emeklerinin ana fikrindeki derinlik ve büyüklüğün yok etmediğini anlıyorum.
    Epik amaçlar belki de hiç yapılmamış ittihatçı yemini gibi son bin yılın isyanının birikimi olarak EFE filminde, Cumhuriyetimizin 75. yılında senkron bir yapıt olarak karşımıza çıkmıştır.

    İşgalcileri gönderdik.
    Ama yeni ve farklı türlerdeki işgaller süregenleşmişken…
    75. yılda bir teknoloji firması gibi değil sanki çağlar öncesinden beri yaşayan deneyimlerle…
    Boğaziçili gençlerin ete kemiğe bürünmüş girişimlerini anlamlandırmak…

    Yeni EFE yapıtları..
    Yeni Teknolojiler…
    Yeni girişim temennilerimle…
    Projede yer alan herkese selam ve hürmetlerimi sunuyorum…

    Dostlukla…

    • Mustafa, bu kadar guzel analiz yapabilecek Turkiye’de kac kisi vardir bilmiyorum. Eline ve aklina saglik, cok tesekkur ediyorum.

  5. Filmde ilk dikkatimi çeken müziklerin seçimi ve düzenlemesi. Oluşturduğu bütünlük şahane…
    Efe’nin bağımsızlık tutkusu ve milis olarak durumdan görev çıkarması…
    Genç kızın, işgalcinin tekrarlanan fiillerine karşı yüzünü örttüğü iffet sahnesi…
    Savaşım başlıyor…
    Operasyonel başarı…
    Derken 4.58’den 5.59 arası…
    – Efeler, zeybek oynarken kuş da zeybek oynuyor.
    Kuş, direnişin yanında ve işgale karşı olduğunu zeybek oynayarak ve sevinçten düşerek ortaya koyuyor.
    Buradaki imgeler ve gizil derinlikler…
    Efe, kuşa dokunarak “biriz, beraberiz şefkatiyle” bir çok anlamlar daha yüklüyor.
    Öncelikle bu sahne beni sarstı.

    Filmin 6. dakikadan sonrasını henüz izlemedim.
    Biraz kendime geleyim.

  6. O gün tüm kanallar içinde en çok izlenen program olmuş Efe. Tabii bu başarı ekip olarak bize çok büyük gurur verdi ama benim en çok gururlandığım an, hayatım boyunca bana çok nadiren aferin diyen babamın arayıp, “çok beğendim oğlum, aferin” demesiydi. O aferin 250 bin dolardan daha değerliydi benim için.

    kıssadan hisse; bu yazının en güzel özeti de bu… 🎀

Bir Cevap Yazın

Erdem Yurdanur sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin