Bir Bilim Adamının Hikayesi: Çetin Şavklı

Ben kendimi her zaman çok sayıda yakın arkadaşı olan şanslı bir insan olarak gören birisiyim. Arkadaşlıkların kendiliğinden gelişeceğine değil, bir fidan yetiştirir gibi emek istediğine inanan ve bunun için hayatı boyunca uğraşmış birisiyim.

Bu çok sevdiğim arkadaşlarım arasında Çetin ile birbirimiz için her zaman çok özel olduk. 40 yıla yaklaşan arkadaşlığımızın neredeyse 35 yılında aramızda kıtalar olmasına ve fiziksel olarak çok az görüşebilmemize rağmen bu his hiç değişmedi. Konuşmadan, görüşmeden, bakışmadan hissedersiniz ya bazı insanları, işte biz öyle arkadaşız Çetin ile.

1986 yılında Boğaziçi Üniversitesinde ikinci yılımda sekiz kişilik odalardan oluşan 2. yurtta kalırken, Çetin de iki yan odada kalıyordu ama tanışmıyorduk. Bilgisayar Mühendisliği bölümünden sınıf arkadaşım ve hala dostum olan Vedat Cankılıç onunla aynı odadaydı. Sık sık koridorda, kantinde, bahçede karşılaşıyorduk ve bakışları, tavrı ve duruşu ile her halinden çok zeki birisi olduğu izlenimi bırakıyordu bende. Bir gün okul yemekhanesinde tabldot ile yemeğimi aldım ve yanımdan Çetin’in yemeğini yemiş geçtiğini gördüm. Kocaman yemekhanede bir sürü masanın içinde oturmak için tesadüfen seçtiğim masada yerde bir cüzdan gördüm. Alıp baktığımda içi para doluydu ve Çetin’in kimliği vardı. Hemen koşarak onu yakaladım ve cüzdanını verdim. Cüzdanı alınca şok oldu ve çok teşekkür etti, bir ay boyunca harcayacağı tek parası olan bursunu yeni aldığı için bu kadar çok para olduğunu söyledi. İlk birbirimizle konuşmamız böyle başladı.

Vedat ile sık sık görüştüğümüzden Çetin’in de bizimle benzer siyasi görüşleri olduğunu öğrenmiştim. Bizim odadaki arkadaşlarım sosyal bölümlerde okuyan, ülke ve dünya sorunları ile uğraşan, öğrenci hareketlerinde aktif kişilerdi ve hepimizin ortak oluşturduğu çok güzel bir kitaplığımız vardı. Ben zaten ders kitaplarıyla değil daha çok bu kitaplarla zaman geçiriyordum. Bir gün Vedat’a odalarımız arasında futbol maçı yapmayı önerdim. Kaybeden tarafın akşam odasında diğer takıma çay yapmasını teklif ettiğim maçta amacım maçta yenilmek ve onları bizim odaya davet etmek, kitaplığımızı göstermek, daha yakından tanışmaktı. Ama onlar o kadar kötü futbol oynadılar ki biz yendik. Bu defalık kazanan çay yapsın diyerek onları odamıza davet ettim. Akşam küçücük odada 8 kişi biz, 8 kişi de onlar 16 kişi çok güzel bir sohbet ile birbirimizi tanıdık. Bir süre sonra diğerleri yavaş yavaş odalarına gitmeye başladı ama Çetin’in dikkatini bizim kitaplık çekti ve ben biraz daha kalmasını söyledim. Bizim kitaplarımızın çoğu sol görüşlü yazarların ya da şairlerin kitaplarıydı. Çetin ile uzun süre bu kitaplardan konuştuk, bazılarını ona okuması için verdim ve her zaman gelebileceğini söyledim. Böylece bu büyük arkadaşlık benim planlı çabalarım ile başlamış oldu.

Yıl sonuna kadar bu samimiyet daha da arttı ve onların odasına gidip geldikçe diğer arkadaşlarla da samimi oldum. Sonraki yıl aynı odada kalmaya karar verdik ve okul bitinceye kadar 3 yıl boyunca Çetin ile hep aynı odada kaldık. Hayatımın belki de beni ben yapan en özel yıllarını geçirdim bu süreçte. Akşam yemekhanede kalabalık halde yemek yedikten sonra genelde diğer arkadaşlar kantinde geyik muhabbetle zaman geçirmeyi tercih ederken biz Çetin ile adına “sesli düşünmek” dediğimiz şeyi yapardık. Saatlerce herhangi bir konuda, bu konu uzay, bilim, siyaset, felsefe, ailelerimiz, kızlar, futbol ya da başka herhangi bir şey olabilir, bildiklerimizi paylaşır, akıl yürütür, teoriler uydurur, uydurduğumuz teorileri çürütür ve zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık. Kimseye anlatmadığımız ya da anlatamadığımız sırlarımızı konuşur, bazen kahkahalarla güler bazen ağlardık. Odaya diğer arkadaşlar geldiğinde hava tamamen değişir ama herkes bizim arkadaşlığımızın çok özel olduğunu bilirdi.

Çetin, üniversiteye gelinceye kadar Antalya’da yaşamış ve okumuş, öğretmen bir anne ve babanın Trabzon’da doğmuş tek çocuklarıydı. 6 yaşındayken anne ve babası boşanmışlar, Çetin annesi Birsel Teyze ve anneannesi ile yaşamış. Ama babası Arif Amca’yı da her gün görmeye devam etmiş ve arkadaşlığa daha yakın bir ilişkileri olmuş. Babasıyla ilişkisini bazen benim babamla olan ilişkim ile kıyaslar kıskanırdım. Sonraki yıllarda benim de tanıdığım Arif Amca gerçekten çok özel bir insandı.

1980 darbesi sonrası Arif Amca Töb-der üyesi olduğu için öğretmenlikten atılmış. (Töb-der nedir merak edenler için: https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%96B-DER ) 12 Eylül’ün faşist uygulamaları yüzünden ilerici ve ülkesini seven birçok gerçek öğretmen gibi işsiz kalan Arif Amca, mecburiyetten Antalya’nın en ünlü mimarinin yanında çizim yapmaya başlamış. Bu konuda o kadar iyi olmuş ki, artık bir süre sonra bu ünlü mimar her şeyini Arif Amcanın yaptığı 5 yıldızlı tatil köyü projelerine sadece imza atar hale gelmiş. Ama imza atma yetkisi olmadığı için çok az para kazanan Arif Amca, bu yüzden Çetin’in mimar olmasını ve birlikte çalışmayı çok istemiş.

Annesi Birsel Teyze, tek öğretmen maaşı ile gerçek bir yaşam mücadelesi vererek hem Çetin’e hem kendi annesine bakmış. Ben bir yaz Antalya’da evlerine gittiğimde bir apartmanın bodrum katında, salondaki penceresinden sadece kaldırımda yürüyen insanların ayaklarının göründüğü bir evde yaşıyorlardı. Çetin bu zor şartlarda büyümüş bir insan olarak o zaman Türkiye’nin en yüksek puanlı bölümü olan Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünü kazanmıştı. TÜBİTAK’ın liseli öğrenciler arasında yaptığı Matematik yarışmasında Akdeniz Bölgesi birinciliği vardı.

İkinci sınıfta Çetin, mühendislik bölümünün yanında Fizik bölümünü de okumak istedi ve ‘Double’ yapmaya başladı. Boğaziçi’nde iki bölümden de ders alıp iki bölümden de diploma almaya verilen isimdir ‘Double’. Ancak ikinci sınıfın sonunda Çetin, ben bilim adamı olacağım mühendislik diplomasına ihtiyacım yok diyerek sadece Fizik bölümünde okumaya karar verdi. Türkiye’nin en popüler bölümünü bırakıp bilim adamı olma kararı vermek, birçoğunun delilik diye düşündüğü bir şeydi ama Çetin’i tanıyan bizler bunun onun için en doğru karar olduğunu biliyorduk.

Bizim üniversiteye girdiğimiz 1985 yılında Türkiye’de özel üniversite yoktu, ilk özel üniversite olan Bilkent 1986’da açıldı. O yüzden Boğaziçi ülkenin en iyi öğrencilerini topluyordu. Örneğin bizim bölüm olan Bilgisayar Mühendisliğine sonuncu yani 50. olarak giren arkadaşımız Türkiye 300.sü, Elektrik-Elektronik Mühendisliğine 50. giren ise Türkiye 150.siydi. Bizim odadaki arkadaşların hepsi ilk 300 içindeydi ve ortak dersler de alıyorduk. Sınav akşamları biz neredeyse sabaha kadar çalışırken, Çetin akşam 10’da kitabi eline alır, ben bunları biliyorum der yatardı. Sınavdan sonra hepimiz doğru mu yaptık diye hocamızın astığı cevap kağıdına değil Çetin’e koşardık, çünkü hocamız yanlış yapabilir ama Çetin yapmazdı bizim gözümüzde.

Hepimiz çok başarılı öğrencilerdik ama Çetin başka bir ligdeydi ve hiçbirimiz onu kıskanmazdık. Çünkü derslerde başarılı olduğu kadar insan yönü de çok farklıydı. Çok esprili, 1.94 boyu ile çok sportif, son derece yakışıklı, herkese karşı yumuşak ve anlayışlı bir insandı ve hala da öyledir. Onun hakkında olumsuz konuşmayı bir kenara bırakın, içinde hayranlık hissetmeyen tek bir kişi tanımadım ben şimdiye kadar.

1990 yılında okulu bitirdiğimizde çoğumuz çeşitli şirketlerde çalışmaya başladık, bazıları yurtdışına özellikle Amerika’ya yüksek lisans yapmaya gitti. Çetin o yıl Fizik bölümünden (double yapanlar hariç) mezun olan tek öğrenciydi ve yurtdışında burs alabileceği halde Türkiye’de kalıp kendi ülkesinde bilim yapmak istedi. Boğaziçi Fizik bölümünde yüksek lisans yapmaya başladı ama hocalarının hepsi Çetin’in bu kararını takdir etmek yerine yanlış bulup Çetin’in yurt dışına gitmesinin en uygun yol olduğu konusunda tavsiyede bulundular. O da mecburen bir yılını yakarak Amerika’daki üniversitelere başvurularda bulundu. 1991 yılında Pittsburgh Üniversitesinden kabul aldı ve burada master ve sonrasında doktorasını da yaptı. Pittsburgh’da üst performans gösteren araştırmacılara sadece bir yıl verilen Andrew Mellon bursunu iki yıl üst üste kazanmanın yanında öğrencilerin oylarıyla en sevilen ve başarılı öğretim görevlisi seçildi. Quantum fiziği üzerinde çalışan Çetin’in doktora tezi atom içi parçacıkların hareketleri üzerine bir modeldi. Bu tezini bizi çok onurlandırarak, Boğaziçi’ndeki oda arkadaşları olan bizlere ithaf etti ve ilk sayfasına isimlerimizi yazdı.

Ben, Çetin ve Vedat, yıllar sonra Boğaziçinde..

Doktora sonrası Virginia’da College of William & Mary’deki Thomas Jefferson National Accelerator Facility’de 5 yıl post doktora yaptı. Burası CERN’deki elektron hızlandırıcısından sonra ve quantum fiziği konusunda, özellikle maddenin yapı taşı quarkların anlaşılması için yapılmış önemli merkezlerden birisidir. Buradaki çalışmaları sırasında gösterdiği üstün başarılar nedeniyle beraber çalıştığı ve bu hızlandırıcının yapılmasını sağlayan hocasının da referansıyla Amerikan vatandaşlığına kabul edildi. Referans mektubunda hocası, Çetin’e verilecek Amerikan vatandaşlığının ona bir lütuf değil Amerika’ya bir lütuf olacağını söylemiştir ve ben de aynı düşüncedeyim.

Teorik fizik alanında soğuk savaş sırasında Amerika ve Sovyetler Birliği arasında büyük bir rekabet vardı. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Amerika, birçok konuda olduğu gibi bu konuda da rakipsiz kalınca, paradan çok bilimsel ilerleme amacı taşıyan çalışmaların olduğu teorik fizik alanındaki yatırımlarını azalttı ve pozisyonları kapatmaya başladı. Bunun üzerine 1990’ların sonlarında Rusya’dan Amerika’ya çok sayıda teorik fizik konusunda uzman bilim adamı da gelince genç bir bilim adamı olan Çetin için hayat daha da zorlaştı.

Bu nedenle hiç hesapta olmadığı halde, yaşamak için de para lazım olduğundan Lockheed Martin firmasında çalışmaya başladı. Burada daha çok uzaydaki uydular ilgili projelerde çalışırken aynı zamanda Johns Hopkins Üniversitesinde Bilgisayar Mühendisliği okudu. Lockheed Martin’de 5 yıl çalıştıktan sonra Metron isimli bir firmaya geçti ve burada daha çok Amerika Savunma Bakanlığının çeşitli konularda karar vermesine yardımcı olacak simülasyon ve analiz projeleri üzerinde çalıştı. Bu projeler sayesinde çok erken aşamada yapay zeka yani AI konusunda uzman birisi haline geldi. Burada da 5 yıl çalıştıktan sonra hem akademik ortamı özlediğinden hem de özel sektörün acımasızlıklarından sıkıldığından, iyi para kazanmaya başlamış olmasına rağmen istifa edip şu anda 10 bine yakın bilim adamının çalıştığı ve kar amacı olmayan dünyanın en büyük bilim merkezlerinden birisi olan Johns Hopkins Üniversitesine bağlı Applied Physics Laboratory kısa adıyla APL’de çalışmaya başladı.

2011 yılında APL’de çalışmaya başladığı bölüm, ‘big data’ konusunda projeler üretmeye çalışan ama Çetin’den önce hiç proje yapamamış bir yerdi. Çetin bunun en büyük nedenin, kullandıkları yazılımların daha çok piyasada var olan ve karmaşık konularda yetersiz yazılımlar olması sonucuna vardı. Bu yüzden patenti kendisine ait olan Socrates isminde yepyeni bir ‘graph database’ sistemi geliştirdi. Bu sistem sayesinde APL, arka arkaya birçok proje almaya ve büyük başarılarla bitirmeye başladı. Çetin de kısa sürede 300 kişilik bir birimin ‘Chief Scientist’ pozisyonuna yükseldi. APL’de son 12 yılda 7 kez en iyi araştırmacı adayı olan ve bu ödülü 2018’de kazanan Çetin, son zamanlarda çok popüler olan AI konusunda zaten uzun yıllardır çalışan ve Amerika’da ilk akla gelen isimlerden birisidir. Geliştirdiği çok özel matematiksel algoritmalar ve yazdığı makaleler ile bilim dünyasına katkılar sağlarken Johns Hopkins Üniversitesinde başka genç bilim adamlarını yetiştiriyor.     

APL projelerin büyük çoğunluğu savunma amaçlı olduğu halde Çetin’in geliştirdiği algoritmalar her türlü veri tabanına uygulanabildiği için özel sektörde de çeşitli alanlarda kullanılıyor.  Bu projelerden birisi, az sayıda hastadan toplanan çok sayıda farklı bilgi ile, yani örnek sayısı az ama her bir örnekteki bilgi sayısı çok olan veriden anlamlı sonuçlar çıkararak hangi ilacın hangi hastaya verilmesi durumunda daha çok işe yarayacağına dair bir çalışma. Çünkü hangi ilacın hangi hastada çalışabileceğinin öngörülebilmesi hayati önem taşıyan ve AI ile tıbbın kesiştiği bir alan.

Uzun yıllardır Çetin’i bir şirket kurup birlikte ortak olarak çalışmaya ikna etmeye çalışsam da başarılı olamadım. O hep önceliği bilimsel ve akademik çalışmalara verdi. Ama ben hala umudumu koruyorum ve ikna çabalarıma devam ediyorum.

En kötü ihtimalle şirket kurarak olmasa da emeklilik döneminde ortak hobimiz olan yelkenli bir teknede bir araya gelir, üniversitede yaptığımız gibi ama bu defa denizin üzerinde ve yıldızların altında, çok özlediğim sesli düşünmeyi geçmişi, bugünü ve geleceği konuşarak yapabiliriz.

Bu yazıyı okuyan ve Çetin’i tanıyan başka arkadaşlarımızın da aşağıya yorum yazmalarını çok isterim, eminim ki o da bundan mutluluk duyacaktır.



Categories: Bütün Yazılar, Biyografiler

16 replies

  1. Erdem ile dostlugumuz hayatimda bana en cok mutluluk ve onur veren seylerden biri oldu. Bir 40 yil daha dostlugumuzu yeni deneyimler ve anilarla surdurmek umuduyla bu comert yazisina tesekkur ediyorum.
    Cetin Savkli

    • Cetincim, yazi cok fazla da uzamasin diye aslinda daha bircok seyi kirpmak zorunda kaldim. O kendine ozgu espri anlayisinla yaptigin esprileri yazamadim mesela. Ama bir tanesini buraya yazmak istiyorum. Sanirim 1989 yiliydi, o zamanlar buyuk numarali ayakkabi bulmak cok zordu. Sen de 46 numara giydigin icin ayakkabi bulmakta cok zorlaniyordun. Bir gun sanirim Osmanbey’de dolasirken bir ayakkabicinin vitrininde buyuk numara bulunur yazisi gorunce, hemen iceri girdik. 50 numara ayakabiyi denedin ve bu buyuk geldi, daha kucugu var mi dedin adama. Sonra da bana donup, hayatimda ilk defa kurdum bu cumleyi demistin ve dukkan sahibi dahil hepimiz kahkaya bogulmustuk.
      Hayat cok hizli akiyor, her animizin degerini bilmek lazim..

  2. Kendisini gıyabında tanırdık çok bahsettiğin için 🙂

  3. Böyle dostluklar hep baki olsun.
    ❤️

  4. Herkesin sabaha kadar çalışıp da girdiği sınavlara hazırlanış şekli ve süresi de inanılmazdı. Çok iyi hatırlıyorum o günleri. Vize ve final dönemlerinde, çalışmaya başlamadan önce odada akşam sohbetleri yapılırdı. Çetin de masasına oturup, önünde açık bir kitap, bir yandan kıvırcık saçlarını işaret parmağına dolar bir yandan da herkese laf yetiştirirdi. Bir iki saat süren sohbet sonrası herkes mental olarak çalışmaya hazır hale geldiğinde, sohbetin her aşamasına katılmış olan Çetin sınava çoktan hazırlanmış olur ve yatma aşamasına geçerdi. Sabaha kadar uyuyan Çetin sabaha kadar çalışanları (Erdem genelde bu grupta değildi.) geçerdi tabi ki. Çetin’in bu müthiş özelliğinden daha da şaşırtıcı olanı ise Vedat’ın her seferinde buna şaşırmasıydı.

    • Serdag, sen odamizdaki en sansli kisiydin, cunku 30 kisilik mutercim tercumanlik bolumundeki tek erkektin, hepimiz seni kiskanirdik 🙂

  5. Başarının yapı taşlarını o kadar sade bir şekilde anlatmışsınız ki Erdem Bey. Hayallerinin, tutkularının peşinden giderek, onları önceliklendirecek hayatını şekillendiren Çetin Bey’i sayenizde tanımaktan memnun oldum.

    Giderek daha hızlı dönen* dünyadaki hayatına yön vermek isteyen gençler için o kadar çok çıkarılabilecek ders var ki yazınızda ve Çetin Bey’in hayat hikayesinde, umarım bir gün kendisinden de dinleyebiliriz hayat hikayesini. Selamlar

  6. Çetin abi ile yüzyüze tanışma fırsatı buldum. Kısa bir görüşme süresinde beyefendiliği, nezaketi ve zekasından oldukça etkilenmiştim. Sonradan hikayesini öğrenme fırsatım da olmuştu.

    Gerçek anlamda çalışmanın, azmin, mütevaziliğin ve örnek kişiliğin vücut bulmuş hali olan insanlardan biri olduğunu anlamak uzun sürmüyor. Hep düşünmüşümdür; insanlar bir gün gelip aramızdaki bu değerleri kendilerine rol model olarak almaya başladığında dünya nasıl güzel bir yer olur diye. Umut işte 🙂 Umarım bir gün olur…

  7. Tanımıyorum maalesef ama okurken gözlerim dolu dolu oldu. Nedensiz gururlandım. Bahti ve zihni hep açık olsun. Anlatimdaki akıcılık ve paylaşım için teşekkürler.

  8. Erdem’in yukarıda çok güzel özetlediği sevgili arkadaşım Çetin’in yaşam hikayesinin
    gelişme bölümünlerinin yakından tanığı olarak eklemeler yapmak isterim.

    1984 temmuzunda Antalya’nın tipik bunaltıcı sıcak bir gününde, çalınan kapıyı açtımda, 1.90 üstünde boyu olan, esmer kıvırcık saçlı bir genci elinde bir dolma kalem ile karşımda görünce çok şaşırmıştım. Çetin, kendisin de 1.lik ödülü aldığı Tübitak matematik yarışmasında, 2.lik ödülü olarak kazandığım, (ama her ne hikmetse ödül törenine gidip de almadığım) hediye dolmakalemi bana uzatmıştı :))

    O yaz Antalya’dan BU Elektrik-Elektronik bölümünü kazanan iki öğrenci olarak kaderimiz bizi yanyana getirmişti. Çetin’le ortak ilgi alanlarımız tabiki bilim merakı, felsefe, ve o zamanlar gençliğin sistematik olarak uzak tutulmaya çalışıldığı siyasetti.
    Ama itiraf etmeliyim ki, Antalya’da Çetin’lerin evinde zamanın en gelişmiş SW development platformu olan commodore-64 üzerinde Çetin’in geliştirdiği geometrik dönüşüm (transformation matrix) uygulamasını gördüğüm zaman, ilerde Soktrates AI platformunu geliştireceğini tahmin edememiştim :))

    Sonrası, Antalya’dan İstanbula bitmeyen (ozaman 12 saat falan süren) otobüs yolculuklarımız.
    (KOVID sonrası vefat eden) Babam, ben ve Çetin birlikte Antalya’dan İstanbul’a ilk kez geldiğimizde, elimizde bavullarla, Boğaziçi üniversitesinin aşiyan yokuşundan kan ter içinde tırmanıp kayıt yaptırmaya çıkışımız var bir de hiç unutamadığım.
    Hayalimizde bilim yuvası olarak canlandırdığımız Boğaziçi Üniversitesine ilk girişimizde, sosyete kantin, isviçre tatil afişleriyle falan tam bir tatil köyü havasındaydı.. İlk görüntü biraz hayal kırıklığıydı ikimiz için..

    Yeni açılan Kuzey kampus erkek yurdunun 8 kişilik odalarında çok güzel anılarımız oldu:
    gece makarnası pişirecek kişiyi belirlemek için sürekli “King/Rıfkı atma” ritüelimiz,
    dinlediği volkmenin sesini çok açan bazı oda arkadaşlarımıza volkmenin sesini kısması ricaları,
    gidemediğimiz meşhur BU society club partileri, tamamen bu partilere gidemeyen abaza mühendisler tarafından, partiye gidenlere bir tepki olarak icat edilmiş su torbası atma ritülelleri Tabi aramızdan bir tek Serdag giderdi bu partilere :)), ingilizce bölümünün yegane erkek öğrencisi olarak …

    Elektrik-Elektronik mühendisliği 2.sınıfa geldiğimizde, Çetin’le birlikte bu mühendislik bolümünü çok “rigorous” bulmadımıza dair konuşmamızı da çok iyi hatırlarım: Çetin elektronik dersinde gördüğümüz transistor yasalarının kuantum temellerini sorgularken, ben herşeyin kökeninin denklemler, onun da kökeninin algebra group theory olduğunu söylüyordum. Sonrasında Çetin 2.sınıfta bilim adamı/fizikçi olmaya yöneldi, ben ise matematik ve ona daha yakındır diyerek bilgisayar mühendisliği bölümüne geçiş yaptım. Çetin seçtiği bilim adamı olma yolunda kararlılıkla ve başarıyla devam etti..

    Sevgili arkadaşım Çetin’in yolculuğu, 12 eylül 1980 darbesi sonrası dönemin karanlığından çıkan bir aydınlık bir hikayesi. (Benim de çıkmaya çalıştığım ama maalesef sonunu getiremediğim bilim adamı olma yolculuğu). Önce merak ve yetenek, sonra tabiki azim ve kararlılıkla yürümüş olduğu bu yola baktıkça ona gıpta ediyorum,

    onun hikayesinin günümüz Türkiyesinde bir zamanlar bizim yaşadığımıza benzer bir karanlığı yaşayan tüm gençlere ümit ışığı olmasını diliyorum.

    Buradan ulaşan tüm eski arkadaşlara sevgiler..

    • Sevgili Ibrahim, bu nefis katkin icin cok tesekkurler. Seninle okuldan sonra cok fazla gorusemesek de, Cetin ile konustugumda her zaman senin de adini anariz. Umuyorum, o zaman birlikte cok guzel zaman gecirdigimiz butun arkadaslarimiz yine bir gun bir araya gelir ve eski gunleri konusuruz. Sevgilerimle..

      • Sevgili Erdem,
        umarım seninle eski günleri konuşma fırsatımız olur.

        Bu arada öncelikle birlikte ilk girişim denememiz olan Uşak ürünü el yapımı çantaları okulda satma işinde elde ettiğin tecrübenin(!) daha sonra başarılı bir girişimci olmandaki etkileri konusunda konuşmak isterim :))

      • Tamamen unutmustum bak bu canta satma konusunu, kesin birbirimize hatirlatacagimiz cok sey var 🙂

    • Sevgili Ibrahim,

      Yazin icin cok tesekkurler. Kapinizi caldigim o gun butun ailenin beni cok sicak karsilamasi, babanla birlikte Istanbul’a ilk gidisimiz, 12 saatlik gece yolculugunda satranc oynamamiz, yurda varisimiz gozumde canlandi tekrar. Yaptigin espriler yurt odasinda sik sik gulme krizlerine yol acardi. Transistor konusunda cok haklisin. Insanlar saniyorum transistor’u kullananlar ve niye boyle diye soranlar diye ikiye ayrilabilir 🙂 Ikimiz de bolum degistirerek hayallerimizin pesinden kostuk. Bunu yapabilmis olmak sanirim gurur duyulabilecek seylerden biri. Ilk firsatta tekrar kapini calmak umudu ile sevgilerimi yolluyorum.

      • Sevgili Çetin,
        senin gibi degerli ve ozel arkadasları biriktirebilmek bu ülke icin olduğu kadar benim icin de cok onemli, kapımız her zaman acık bekliyoruz , sevgiler …

Esin Rodoplu için bir cevap yazınCevabı iptal et

Erdem Yurdanur sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin