Küba : Havana, Trinidad ve Varadero

Bugüne kadar iş ya da tatil nedeniyle bir çok ülke gezmeme rağmen Küba’ya gidememiştim ve Fidel Castro ölmeden önce gitmeyi çok istiyordum. Çocukların Christmas nedeniyle okulları tatil olunca Londra’daki bir turizm acentasından 9 gecelik bir program satın aldım. Satın almamın ertesi günü Fidel Castro’nun öldüğü haberini okuyunca bazı şeyleri geciktirmemek gerektiğini bir kez daha öğrenmiş oldum.

Gerçi Fidel Castro zaten 10 yıldan bu yana yönetimi, 1950’lerdeki devrim sırasında birlikte mücadele verdiği kardeşi Raul Castro’ya devretmişti. Bu nedenle ülkede çok büyük bir değişiklik beklemek de ne kadar doğru bilemiyorum. Şu anda 83 yaşında olan Raul Castro da ölünce daha radikal değişiklikler olur belki ama, bunu da zaman gösterecek.

10 günde Küba uzmanı olmak mümkün değil ama bu olağanüstü ülkeyi bloğumu takip edenlere gördüğüm kadarıyla anlatmak ve bana düşündürttüklerini paylaşmak istiyorum.

Dip not olarak söylemek gerekirse biz bu geziyi 12 ve 15 yaşındaki iki kızımızla birlikte ailecek, çok da fiyatlara takılmadan yaptık, o nedenle bizim bakışımız, bu ülkeyi sadece bir sırt çantası ile gezmek isteyeceklerin bakışından çok farklı olabilir. Bir daha gidebilirsem Küba’yı ben de o şekilde gezmeyi çok isterim.

Havana

Gezimize Londra’dan Madrid aktarmalı olarak Air Europa havayolları ile başladık. Yaklaşık 2 saat Londra-Madrid uçuşu sonrası, 9 saatlik Madrid-Havana uçuşu ile uzun bir yolculukla Havana havaalanına vardık. Havaalanı hem turistler hem de yurtdışından bavul ticareti yapan Kübalılar nedeniyle çok kalabalık ve karışıktı. Bavullarımızı uzun süre bekledikten sonra dışarı çıktık. Bizi beklemesi gereken taksi şoförümüzü önce bulamadık, sonra kim olduğunu anlayamadığımız bir görevli kendiliğinden bize yardımcı oldu ve şoförümüzü buldu. O kargaşada bu nasıl halloldu hala anlamış değilim. Havaalanında Küba parası olan CUC almak için uzun bir kuyruk vardi, o nedenle orada para bozdurmaktan vazgeçtik.

Küba’da daha çok yabancıların kullandığı para birimi CUC, Amerikan doları ile aynı değere sahip. Yani 1 CUC = 1 USD. Biz İngiltere’den geldiğimiz için üzerimizde GBP vardı, havaalanında 1.20’den bozdurabileceğimiz poundlarımızı kaldığımız otelde 1.14’den bozdurabildik, ama başka bir otelde 1.10’dan bozduklarını da gördüm. Kübalılar kendi aralarında CUC dışında CUP da kullanıyor. Normalde turistler de CUP kullanabilirler ama biz daha çok turistik yerlerde olduğumuz için gittiğimiz her yerde CUC kullanılıyordu. 1 CUC, yaklaşık 25 CUP değerinde. Amerikan doları bozdururken daha yüksek komisyon aldıklarını okumuştum, bu yüzden Küba’ya GBP ya da Euro götürmekte yarar var.

Bu arada Küba ucuz bir yer değil, Londra fiyatlarına alışmış birisi olarak bize bile oldukça pahalı geldi. Çok ucuz restoranlar da vardı ama temizlik konusunda hassas olunca onlara cesaret edemedik doğrusu. Titiz davranmamıza rağmen ben ve eşim 3 gün bağırsaklarımızı bozduk ve fena hade ishal olduk. Eşimin doktor olması ve yanında antibiyotikler ve başka ilaçlar taşıması sayesinde iyileştik. Bizim hasta olup, çocuklara bir şey olmaması bizi hem şaşırttı hem de sevindirdi.

Gezimizi 3 gün Havana, 3 gün Trinidad, 3 gün Varadero olarak planlamıştık. Bunun nedeni de Havana’da daha çok Küba kültürünü ve yakın tarihini tanımak, Trinidad’da Küba’nın İspanyol kolonisi dönemindeki eski kültürünü ve tarihini görmek, Varadero’da da güneşin ve kumun tadını çıkarıp dinlenmek olarak düşünmüştük, tam da istediğimiz gibi oldu.

Havana’ya uzun bir yolculuk sonucu gece vardığımız için otele varır varmaz yatıp uyuduk. Ertesi gün otel lobisinde üstü açık eski Amerikan arabalarından birisini kiralamak için konuşurken başka bir Türk aile ile karşılaştık. Onlar da Almanya’da yaşayan, 12 ve 17 yaşlarında oğullarıyla tatile çıkmış, Türkiye’den bir çok ortak arkadaşımız olan bir aileydi. Onlarla bir sonraki gece için program yaparak ayrıldık ve antika arabamız ve Kübalı şoförümüzle Havana turu yapmaya başladık. 70 CUC ödediğimiz 2 saatlik bu tur ile Havana hakkında genel olarak bir fikrimiz oldu ve sonrasındaki 2 günde nereleri daha detaylı gezebileceğimize karar verebildik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Atatürk büstü ilk ziyaret ettiğimiz yerlerden birisiydi. Şoförümüzün çok az İngilizcesi ile bizim hiç olmayan İspanyolcamız nedeniyle bazı konularda tam olarak anlaşamasak da önce Revolution Plaza’ya yani Devrim Meydanı’na gittik. Burada devrimin önemli karakterlerinden Che Guevara ve Camilo Cienfuegos’un meydanın etrafında yer alan bakanlık binalarının üzerindeki portrelerini gördük. Sadece ölen kahramanların portrelerini koyduklarını, Fidel için de koyacaklarını söyledi şoförümüz.

Daha sonra şehrin bir çok yerinden görünen çok güzel bir yapı olan El Capitolio’nun etrafında dolaştık. Bu yapı 1959’a kadar parlamento olarak kullanılıyorken, şimdi Bilim, Teknoloji ve Çevre Bakanlığı binası olarak kullanılıyor.

Havana’da çok güzel küçük meydanlar var, bunlardan birisi Catedral Meydanı. Burada katedralin önündeki meydan ve etrafındaki restoranlar turistler için oldukça popüler bir yer. Biz neredeyse iki günümüzü eski sokakları tek tek gezerek, ilginç kafeler, restoranlar, evler, insanlar gözlemleyerek geçirdik diyebilirim. Evler hem tarihi anlamda hem de yıpranmışlık anlamında çok eskiler. Ama sokaklar bu eskiliğe oranla çok daha temiz. Bana hep Uzakdoğu ülkelerini cağrıştırdığı için Tayland, Vietnam, Malezya gibi ülkelerle karşılaştırdım durdum ve oralara göre çok daha temiz ve düzenli buldum.

İkinci günün akşamı Buana Vista Social Club Night adındaki bir şova katıldık, anladığım kadarıyla eski orijinal kulüple çok alakası olmasa da güzel bir gece gecirdik. Çok yaşlı Kübalı şarkıcılardan çok güzel şarkılar dinlerken, çok güzel salsa yapan dansçıları izledik.

Bu arada biz NH Capri adında bir otelde kaldık, genel olarak otelden memnun kalsak da bir daha gelsem çok tarihi bir otel olan Hotel National’i tercih ederdim. Çünkü otelin lobisi, bahçesi ve genel havası sizi alıp 50 yıl öncesinin atmosferine götürüyor.

Havana’da dikkatimizi çeken şeylerden birisi de, gençlerin uzun sahil boyunca uzanan duvarlarda oturup, sohbet ve dans ederek zaman geçirmesiydi. İlk aklımıza gelen insanların çok az gelirinin olması yüzünden sosyalleşmek için en ucuz yöntem budur herhalde dedik. Havanın sıcak olması da, deniz kenarını tercih etmenin bir diğer nedeni olabilir tabi.

Havana’da çok az market, o az marketlerde de çok az sayıda ve çeşitte ürün var. Bunda Amerikan ambargosunun büyük bir etkisi olduğu kesin ama aynı zamanda ülkede üretimin de çok az olduğu gözle görünüyor. Örneğin hediyelik eşya satan bir çok dükkan ya da meydanlardaki tezgahlarda bile neredeyse hep aynı ürünler satılıyor. Sanki hediyelik eşyalar bile belli bir yerde üretilip Küba’nın her yerine dağıtılmış gibi. Kendime deriden bir bileklik almak istedim, gittiğim 3 şehirde de birbirinin tamamen ayni 3-4 model görebildim sadece. Halbuki bu yaz sadece Datça’da her tezgahta birbirinden farklı onlarca tasarımlar görmüştüm. Bu kadar basit bir üründe bile çeşitlilik yaratamamak çok anlayabildiğim bir şey olmadı doğrusu. Çünkü para kazanma arzusunda herhangi bir fark görmedim, herkes elindeki ürünü satmak için deli gibi uğraşıyordu. Aklıma vizyon, beceri ya da malzeme eksikliğinden başka bir şey gelmedi doğrusu.

Üçüncü günümüzde önce Devrim Müzesi’ni gezdik. Oldukça eski ve bakımsız ama çok güzel mimarisi olan bu yapıda, bütün odaların duvarlarında devrim öncesi durum, devrim sırasında yaşananlar ve devrim sonrasında yapılanlar konusunda fotoğraflar ve yazılar asılıydı. Müzenin dışında da Fidel Castro, Che Guevara ve Camilo Cienfuegos dahil toplam 82 devrimcinin Meksika’dan Küba’ya geldikleri Granma adındaki tekne sergileniyordu.  Bu teknedeki 82 devrimci 7 gün süren çok zorlu bir yolculuğun sonucunda Küba’ya çıktılar ama kendilerini karşılayan Batista’nin askerleri ile çıkan çatışmada sadece 19 kisi sağ kaldı ve devrimi de bu 19 kisi gerçekleştirdi.

Camilo Cienfuegos için ayrı bir paragraf açmak istiyorum, çünkü kendisi Küba’da çok popüler olmasına rağmen dışarıda çok bilinen bir karakter değil. Fidel ve Che’den daha genç olan ve 1932 doğumlu Camilo, askeri deha olarak tanımlanıyor ve devrim sırasında gösterdiği kahramanlıklar nedeniyle Fidel ve Che’den bile daha çok seveni olduğu söyleniyor. Bu yüzden Trinidad’a giderken içinden geçtiğimiz büyük bir şehre adı verilmiş. 1959’da henüz 27 yaşındayken bir uçak kazasında ölmesi nedeniyle hakkında bir çok söylenti var. Bunlardan birisi kaza sonucu değil, Fidel’in onu kendisine rakip görmesi nedeniyle öldürttüğü. Ama bir diğer iddia da, zaten bu insanların hepsinin CIA’in ölüm listesinde olduğu ve CIA’in öldürdüğü. Bu arada çok kötü hava koşullarında uçmak için kendisinin ısrarcı olduğu ve bu yüzden ölümünden kendisinin sorumlu olduğu da iddialar arasında. Ancak hangisi doğru olursa olsun, Camilo yaşasaydı en az Che kadar hatta belki daha da popüler bir kişilik olarak tüm dünyada tanınıyor olabilirdi. Sonuçta bu gezi sonunda hakkında en çok okumak istediğim kişi Camilo oldu.

Trinidad

3 gün Havana’da kaldıktan sonra otelden bizi alan otobüsümüz, diğer otellerden de turistleri toplayarak Trinidad’a doğru yola çıktı. Yemyeşil bir doğa, her yerinden ırmaklar akan ormanlar arasından geçerek ve iki kez mola vererek 6 saat süren gayet rahat bir yolculuktan sonra Trinidad’a vardık. Otobüste ailecek farklı koltuklara oturduk, benim yanıma Amerikalı genç bir öğretmen oturdu. Amerika’da göçmenlere İngilizce öğreten bir okulda çalışıyormuş. Bir Amerikalı olarak halkın kendisine nasıl davrandığını sorduğumda hiç bir sorunla karşılaşmadığını ve gayet keyifli bir gezi yaptığını söyledi. Zaten herkesin hemfikir olduğu konulardan birisi, en azından turistler için Küba’nın dünyanın en güvenli ülkelerinden birisi olduğu.

Trinidad’a vardığımızda otobüs herkesi bir sokakta indirdi. Otobüsün önünde bizi  bekleyen iki kişiyi taşıyabilen 3 tekerli bisiklet taksileri gördük. Bunlar en yaygın taksi tipi Küba’da, yerel halk da bunları yoğun şekilde kullanıyor. Bu arada Küba’da bütün oteller devlete ait, oteller dışında Casa adında 2-3 odalı ve ailelerin işlettikleri küçük pansiyonlar var. Biz de bunlardan birisinde kaldık ve çok memnun kaldık. Adı Casa Norelvis&Liubetsy. Gitmek isteyenler kendisine mail ile ulaşabilir : norelvishdez07@yahoo.com. Günlük oda kahvaltı fiyatı 50 CUC yani $50. Karı koca bu 3 odayı her zaman doldurduklarını  ve Küba ölçülerinde çok iyi gelir sahibi olduklarını  söylüyorlar. Bu arada Küba’da kahvaltıda çay yerine daha çok kahve içiliyor, çay tiryakisi olanlar yanlarında çaylarını götürebilirler. Ama ben Küba kahvesini çok sevdim ve hiç çay aramadım doğrusu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Trinidad bana benim çocukluğumun geçtiği Uşak’taki köyüm Güre’yi anımsattı. İnsanların çoğunlukla bisiklet, at ve at arabası, eski Amerikan arabaları kullandığı bu küçük kasaba 1500’lü yıllardan itibaren İspanyol sömürgeciler tarafından kurulmuş çok güzel bir yer. 1900 yıllara kadar burası bu şekilde çok gelişmiş ama daha sonra önemini kaybetmiş. O yüzden kasaba sanki o donemlerde dondurulmuş gibi. Evler genellikle tek veya iki katlı. Hiç otel yok, sadece casa’lar var, bir tepede olan merkezinde küçük bir kilise var. Bu tepenin eteklerinden yelpaze gibi aşağıya giden butun yollar bu kiliseye çıkıyor. Dünya Miras Listesi’ne alınan bu kasaba Alaçatı’nın İstabullular tarafından işgal edilmemiş haline de benziyor. Anladığım kadarıyla zamanında kiliseye yakın ve biraz daha yüksekteki evlerde zamanın zengin İspanyolları yaşarken, alt taraflarda onlara kölelik yapmak zorunda kalan yerel halk yaşıyormuş. Evlerin bazılarını gezme şansımız oldu ve mimari olarak gerçekten korunması gereken yapılar olduğunu düşündürttü bana. Evlerin sokağa açılan cephesi genellikle dar, ama içeriye doğru çok uzun bir mesafede odalar yer alıyor. Bazılarında içeriye girince bir avluya çıkıyorsunuz ve bu avluya bakan odalar ve bahçe var. Burada sanırım Dünya Miras Listesi’ne girmiş olmaktan dolayı ciddi bir destek ve bu nedenle çok sayıda yenileme calışması var. Önümüzdeki yıllarda bu evler bozulmadan yenilenebilirse çok daha güzel bir yer olacağı kesin.

İlk gün odamızda biraz dinlendikten sonra akşam yemeğimizi yemek için sokaklarda dolaştık ve gözümüze kestirdiğimiz temiz ve küçük bir restoranda yemeğizi yedik. Ertesi gün casamızın sahibi Norelvis’in ayarladığı bir at arabası ve rehberimiz ile bir şelaleye gittik. Şelalenin akan suyu çok az olsa da döküldüğü yerde oluşan doğal havuzda yüzmek keyifliydi. Oraya giderken geçtiğimiz taş ve toprak yollar, şeker kamışının sıkılmasıyla elde edilen şekerli su ve içine katılan rom, dönüşte yemeğimizi yediğimiz restoranda domuzdan yapılmış kuyu kebabı, yerel halkın yaşadığı yerleri yakından görmek çok güzeldi.

Trinidad tam deniz kenarında olmasa da denize oldukça yakın bir yerde. Denize girilebilecek Ancon plajı da taksi ile 20-25 dakika uzaklıkta ve görmeye değer harika bir yer. Deniz için Varadero’yu düşünmüştük ama oraya hiç gitmeyip burada kalsaydık keşke dedik sonradan. Ancon plajında kalınabilecek oteller de var bu arada ve kafa dinlemek için muhteşem bir ortam bence.

Küba’da bir İngiliz yemeklerden çok memnun kalabilir ama bir Türk’ün memnun kalması çok mümkün değil. Bütün tatil boyunca yemekler daha çok biraz keşif biraz da karın doyurma amaçlıydı. Normalde çok farklı ve yerel yemekler denemeyi çok sevmeme rağmen Küba’da bu açıdan tatmin olamadım. Bence bu konuda almaları gereken çok yol var.

Küba’ya giderken halkın küçük hediyelerden çok hoşlandığını okumuştuk, bu yüzden kadınlara küçük sabunlar, çocuklara da kalem götürdük. Fakir mahalleleri dolaşırken bunları dağıttık ve insanlar çok memnun oldular. Tuvalet kağıdı olmadığı, tuvaletlerin temiz olmadığı konusunda çok uyarı almıştık, ama bizim gittiğimiz yerlerde bu konuda çok fazla sorun yaşamadık. Ama her koşulda ıslak mendil bulundurmayı ihmal etmemek lazım, çünkü temizlik anlayışlarımız arasında da fark var. Bana göre hava hoştu ama yemek konusunda olduğu gibi temizlik konusunda da bir Türk kadınının Küba’da memnun olması çok kolay değil.

Varadero

3 gün Trinidad’dan sonra özel bir araçla 3 saat süren bir yolculukla Küba’nın kuzeyindeki Varadero’ya geçtik. Geçtiğimiz yollarda kilometrelerce şeker kamışı tarlaları, muz ve başka çeşitli meyvelikler gördük. Ellerindeki çok az modern tarım aracı olmasına rağmen Küba’da gördüğüm tarlaları Türkiye’de görmedim ben. Küba’nın ambargodan kurtulması durumunda tarım alanında yapabilecegi çok şey var bence.

Bu arada gittiğimiz her yerde gökyüzünde uçan şahinler dikkat çekiciydi. Bu kuşlar havada o kadar güzel süzülüyorlar ki, eski bir güvercin besleyicisi olarak gözlerimi onlardan alamadım. Sanırım ormanların ve tarlaların üzerinde sürekli av arıyorlar, her türlü fare, yılan, böcek tarzı hayvanları avlıyorlar.

Varadero’yu kimseye tavsiye etmiyorum, özellikle Türklere hiç tavsiye etmiyorum. Aynı paraya Türkiye’de çok daha kaliteli otellerde çok daha iyi servis alabilirsiniz. Biz Aralık ayında Londra’dan güneşi özleyerek geldiğimiz için pişman olmadık ama şimdi olsa Trinidad’daki Ancon Plajı’nda kalmayı tercih ederdim. Hem daha sakin hem de daha az turistik olduğu için.

Varadero’da Iberostar Tainos adlı 5 yıldızlı her şey dahil otelde kaldık ama servis kalitesi, temizlik anlayışı, yemeklerin çeşitliliği ve kalitesi Türkiye ölçülerinde 3 yıldızı bile haketmiyordu doğrusu. Havana’da karşılaştığımız Türk arkadaşlar da Varadero’da en iyi olduğu söylenen başka bir otelde kalıyorlardı ve onlar da kendi otelleri için bizimle aynı fikirdeydiler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Son gün, o arkadaşlarla birlikte katamaranla çeşitli adaları gezdiren bir tura katıldık. Varadero’daki marinada 10’dan fazla ve her birinde en az 60 kisinin bulunduğu birbirinin aynısı katamaran ile denize açıldık. Çok güzel küçük bir ada olan Cayo Blanco’da daha çok deniz ürünlerinden oluşan açık büfeden yemek yedik, harika kumsalında dinlendik ve tertemiz denizine girdik.

Daha sonra katamaran bizi yunuslarla yüzmeye götürdü. Denizin ortasında bir havuzda yunuslarla yüzme, onlara dokunma zevki inanılmazdı. Bir yandan bu hayvanların burada bu amaçla kapalı tutulmalarından dolayı kendi içimizde ciddi bir çelişki yaşadik ama bir yandan da belki de sadece Küba’da değil hayatta en keyif aldığım anlardan birisi yunusların yüzgeçlerine tutunarak yüzmekti diyebilirim. O an hiç bitmesin istedim, onlara dokunmak ve sarılmak tarif edilmez bir duyguydu.

Ertesi gün Varadero’dan yeniden Havana’ya tamamen sahilden giden çok rahat bir otobüs ile yaklaşık 3 saatte vardık. Yol boyunca yine nefis bir doğa ile olmak çok güzeldi ve bana bir daha Küba’ya çok daha uzun bir sure için gelmeyi, bunu da bir araba kiralayıp, İspanyolca bilen kafa dengi bir arkadaş ya da rehber ile turistlerin gittiği yerlerin tersine giderek yapma isteği verdi.

Düşünceler

Bu kadar gezi bilgilerinden sonra, bu gezi boyunca neler  düşündüğümü de yazmak istedim. Çünkü Küba sadece gezmek için gidilen sıradan bir ülke değil. Bir çok insan için siyasi anlamda önemi olan ve oradaki hayatı merak ettiği özel bir yer.

Ben emeği en değerli kavram olarak hayatının merkezine koymuş, insan doğasının, söylenenin aksine, rekabet içinde kar etmeyi hedeflemektense dayanışma içinde birlikte üretip paylaşmaya daha yatkın olduğuna inanan ve bu anlamda sosyalizme inanmış bir insan olarak, bunu pratiğe dökmeye çalışmış bir ülkeyi yakından gözlemlemeyi çok istiyordum.

10 gün turist olarak gezerek bunu derinlemesine yapabilmek çok zor tabi ama bu süre boyunca karşılaştığım herkesle bu konuda az çok konuşmaya çalıştım. Dil çok ciddi bir bariyer olsa da, insanların bu konuda fikir beyan etmeye çekinmesi beni ciddi şekilde üzdü. 50 küsur yıl önce gerçekleşmiş bir devrim ve bu devrimi gerçekleştirmiş kişilerin hala yönetimde olduğu bir ülkede, en büyük önceliğin, o ülkenin insanlarının mutluluğundan çok, devrimi koruma ve haklılığını ispatlama çabası olduğu bariz bir şekilde göze çarpıyordu.

Devrim öncesi Amerikan yanlısı Batista hükümeti, Amerika ile birlikte halkı köle gibi kullanıp ülkenin bütün kaynaklarını Amerika’ya aktarırken, halk yoksulluk içinde yaşıyordu. Örneğin tüm Küba’da devrim öncesi sadece 95 hastane varken, simdi bütün halkın ücretsiz hizmet alabileceği kadar hastane var. Eğitim, sağlık ve barınma hizmetleri ücretsiz, bütün halka belli miktarlarda yumurta, süt gibi besin maddeleri ücretsiz dağıtılıyor. Ama maaşlar sadece 10-50 USD arasında değişiyor. Bu da bir çok insan için yeterli olmadığından herkes kendisi için ek gelir yolları arıyor. Kimi turistlere bir şeyler satıyor, kimi evinin bir odasını kiralıyor, kimi de vücudunu.

Küba’da insanların hepsi mutlu ya da mutsuz demek mümkün değil. Hemen herkes aynı şartlarda yaşadığı, çocukların hepsinin hemen hepsi aynı şartlara sahip olduğu bu ülkede, insanlar daha çok günlük yaşamlarını daha iyi hale getirmeye çalışıyor. Gelecek kaygısı Türkiye gibi ülkelerde, Küba’ya göre çok daha fazla, çünkü Küba herkese minimum yaşam desteğini ücretsiz olarak sağlıyor. Küba’da insanlar hediye almaktan ya da yaptıkları işlerin sonunda bahşiş almaktan hoşlanıyor ama hiç bir yerde dilenci ya da evsiz görmedim. Ya da kendimizi güvende hissetmediğimiz hiç bir yer olmadı. Bütün Kübalılar, ülkelerinin dünyanın en güvenilir ülkesi olduğunu söylemekten gurur duyuyorlardı.

Benim uzun yıllardır insanlarla ülkeler hakkında konuşurken karşılaştığım bir tavır vardır. Küba, SSCB, Çin, Kuzey Kore gibi sosyalist rejimi benimsemiş ülkeler hakkında konuşurken, bu ülkelerdeki sorunlar hep sistemin kendisine bağlanır. Örneğin Küba’da insanlar mutsuzsa, bu sorunun nedeni olarak bir çok insanın ilk aklına gelen o ülkenin rejiminin sosyalizm olmasıdır. Ama Türkiye’de ya da Güney Kore’de ya da Amerika’da insanlar mutsuzsa, bunun nedeni olarak kapitalizmi suçlamak gelmez insanların aklına ve hemen politikacıların yaptığı yanlış işler konuşulmaya başlanır.  Yani işlerin iyi gitmediği sosyalist ülkelerde her zaman sistem, işlerin iyi gitmediği kapitalist ülkelerde ise o sistemi yönetenler suçludur genelde.

Halbuki ben tam tersini iddia ederim, çünkü bana göre sosyalizmin teorisi kapitalizme göre çok daha insan mutluluğunu esas alır. Yani bana göre sosyalizmin basarısız olduğu ülkelerdeki yöneticiler, pratikte sosyalizmin teorisinden uzaklaştıkları için sorun yaşanır. Kapitalizmin başarısız olduğu ülkelerde ise sistem zaten birbirini sömürmek üzerine kurulu olduğu için, politikacılar ne yaparsa yapsın, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, sömürülenler her zaman sömürenlerden çok daha fazla olacaktır ve bu fark zamanla daha da artacaktır. Bu teori bütün kapitalist ülkelerde yaşanıyor zaten. Bu nedenle sosyalizmde teori doğru uygulanabilirse mutluluğu artırmak mümkünken, kapitalizmde bunun olasılığı, bırakın pratiğini, teorisinde bile yoktur.

Açıkçası ben sürekli sosyalist Küba ile kapitalist Türkiye’yi kıyaslayıp durdum bu gezi boyunca. Onca yokluğa ve ABD’nin 50 yıldır süren ambargosuna rağmen Küba halkının kendisini Türk halkından çok daha güvende hissettiğini gördüm. 2016 yılında Küba’da tek bir bomba patlamadı mesela. 2012 yılı cinayet istatistiklerinde Küba, tüm dünyada Kanada ve Şili’den sonra en az cinayet işlenen ülke. Bunda en önemli etkenlerden birisinin, ülke ekonomisinde turizmin en büyük paya sahip olmasından dolayı, devletin özellikle turistlere karşı işlenen suçlara karşı çok daha acımasız davranması olduğu söyleniyor.

Küba’da eğitim bilim üzerine kurulu, din üzerine değil. Küba’da din yasak değil, isteyen istediği dine inanabiliyor ve buna hiç kimse karışmıyor ama herhangi bir dine mensup iseniz ülkeyi yöneten komünist partide görev alamıyorsunuz. Yani durum Türkiye’dekinin tam tersi. Ama her iki ülkede de yöneticiler çok fazla güce sahipler ve bu güçlerini halkın ifade özgürlüğünü kısıtlamak için kullanıyorlar. Farklı olarak Küba halkında bundan sonra olacaklar hakkında genelde bir umut var, Türk halkında tam tersi umutsuzluk. Bütün dünya Küba’ya sempati ile bakıyor ve Küba’nın dünya ile daha sağlıklı iletişimde olması için çaba harcıyor, bunun düzeleceğine inanıyor ama Türkiye’ye sempati besleyenlerin sayısı ise her geçen gün azalıyor. Zaten Türk hükümeti başına gelen her sorunda dış mihrakları suçlarken, kimseyi kendisine dost görmüyor.

Sonuç olarak ben Küba’nın bundan sonra devrimi korumak ile insanlara mutluluk sağlamak hedeflerini aynı derecede önemseyecek yöneticilerle çok daha iyi yerlere geleceğine inanıyorum. Küba’ya gidenlerin, bence özellikle genç insanların gözlerindeki bu umudu ve isteği farkedeceklerini sanıyorum. O nedenle oraya giden Türklerin, o insanların sahip olmadığı mallar için onlar adına üzülmesindense, kendi gözlerindeki umutsuzluğa üzülmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Ben Küba’da, her iki halkın kendi eksiklerine bakınca, Küba halkının eksiklerinden daha çok, Türk halkının eksikleri için üzüldüm.



Kategoriler:Bütün Yazılar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: